19 Ağustos 2007 Pazar

Çekilsem Sahillere Hayaller mi Kursam?

Yoksa hayallerimin peşinde mi koşsam? Hayaller sadece kurulmak için mi yoksa?

Kiminle konuşursak konuşalım mutlaka bir hayali vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri hayal kurabilme özelliği olsa gerek. Bir kedi ya da köpeğin de hayalleri olabilir ama birçok buluş ve icadı, hayalleri peşinde koşabilen insanlara borçlu olduğumuz bir gerçek. Bu özelliğimiz yaratıcılığımızın sınırlarını zorlar, bizi daha önce ulaşılmamış şeylere ve yerlere sürükler.

Asıl amacım resimlerini çok sevdiğim bir ressamdan bahsetmekti. Giriş yapayım derken hayaller üzerine yazar buldum kendimi. Karısı Susan'ın ölümünden sonra hissettiği büyük yalnızlığı bastırmak için 70 yaşından sonra resim yapmaya başlayan Alfred Wallis (1855-1942) bu ressam. Kendisi hiçbir resim eğitimi almadığı gibi, eserlerini de yaşadığı küçük kulübesinde bulduğu kutuları keserek oluşturduğu mukavvalar üzerine yapmıştır. Eğitim almaması, resimlerine masum ve yalın bir ifade vermiş, daha önceden bilinen birçok kuralı alt üst etmeyi başarmıştır.

Gemilerde tayfa olarak geçirdiği dönemden kafasında kalan imajları, zaman zaman da St Ives limanını ve fenerini obje olarak kullanmıştır resimlerinde. Topografik bir hafıza ile yaptığı resimlerde, klasik anlamda kullanılan perspektiflik unsuruna yeni boyutlar getirmiştir.

Şansı (bizim şansımız da diyebiliriz buna) yaver gitmiş, bir gün deniz kenarındaki kulübesinde resim yaparken, zamanın ünlü iki ressamı tarafından keşfedilmiştir. Bu keşfedilme, Wallis'in hayatını değiştirmemiş, birkaç resim satmış, yalnızlığını resimleriyle renklendirmeye devam etmiş ve yoksulluk denebilecek koşullarda St Ives'daki hayatına veda etmiştir. Geride Tate'de dahil olmak üzere yüzlerce resimden oluşan zengin bir koleksiyon bırakmıştır.

Kendi alanlarında belirli bir yere gelmeleri zaman alan iki sanatçı daha geliyor aklıma. Jack Nicholson sanatının meyvelerini 36 yaşından sonra almaya başlamış, Guguk Kuşu ve Shining filmleriyle dünyada tanınmaya başlanmıştır. Wallis'in çağdaşı Stan Laurel ise 1890 tarihinde doğmuş, 1926 yıllarında Oliver Hardy ile çalışmaya başlayıp, yapımcı Hal Roach'ın dikkatini çektikten sonra ünlenmiştir.

Belkide bir şeylere geç kaldım diye üzülmemelidir insan. Her yaşta yaşanacak şeyler, arkasından koşulacak hayaller vardır. Yaklaşan doğum günüm bana bunları yazdırtıyor olabilir. Sizlerle paylaşayım istedim.

16 Ağustos 2007 Perşembe

Çıkış

Gözlerimi açtığımda nerede olduğumu algılamakta güçlük çekiyorum. Etrafıma uzun süre şaşkın gözlerle baktıktan sonra Londra'daki ilk sabahım olduğunu anlıyorum. Hemen cama koşup diğer evlere, özenli bahçıvanların ellerinden yeni çıkmış gibi görünen bahçelerine bakıyorum ve nerede olduğuma dair hiç bir şüphe kalmıyor kafamda.

Böyle bir anda günlüğümü ihmal etmem mümkün değil. O zamana kadar hiç tatmadığım duygularımı sözcüklere dökmeye başlıyorum. Yeni doğmuş bir bebek gibiyim. Ne öncem var nede sonram sanki. Antenlerimi açmış, yeni şeyler öğrenmeye ve tatmaya çalışan enerji yüklü bir halim var.

Daha sonra, Kakule ve adlarını daha hala öğrenemediğim bir sürü baharatla kaynatılmış çay eşliğinde kahvaltımı yapıyorum Hintli ev sahiplerimle. İngiliz tatlarından önce Hint tatlarını öğrenmek varmış bu İngiliz başkentinde. Yeni tatlar turu biter bitmez, çevre turuna çıkıyorum. Hayatımda hiç görmediğim bir düzen hakim bu şehre. Sıra sıra dizilmiş birkaç katlı evlerin içinden geçerek parka gidiyorum, oturup etrafı seyrediyorum, yeşilin ne kadar çok tonu olduğunu keşfediyorum.

Ertesi gün Istanbul’da İngilizce kursunda tanıştığım Selda beni almaya geliyor. Görevi var; beni Londra metrosuna tanıştırmak. Bana Londra’da geçen günlerinden bahsediyor yolculuğumuz boyunca. Herşeyiyle çok memnun hali içimi rahatlatıyor. Bilet alırken bana da metronun bir haritasını almayı ihmal etmiyoruz. Bizim kullandığımız hat, Piccadilly, rengi de lacivert. Şehrin altında ikinci bir dünya, arı gibi çalışan, bir tren şehri var adeta. Mavinin dışında her biri başka bir renkle sembolize edilen bir sürü hat var. Gökkuşağının renklerinden daha fazlası var bu yeraltı şehrinde.


En çok siyahiler; pırıl pırıl, esmerin tüm tonlarını yansıtan sağlıklı ciltleri ve afro saçlarıyla ilgimi çekiyor. Dünyanın her tarafından insanların cirit attığı bir yer burası. Onları tanımanın en kestirme yolu buraya gelmekmiş meğer. Uzak Doğululardan tut, Afrikalılar, Latinler, Japonlar, Doğu Avrupalılar, Amerikalılar; Londra metrosunu benim gibiler için bir Dünya Müzesi yapmak için bir araya gelmişler diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Metro turumuzu Leicester Square’de dışarıya çıkarak tamamlıyoruz. Çeşit çeşit mağazalar, restoranlar, kafeler, sinemalar, diskolar, sokak göstericileri; bakmakla, görmekle bitmeyecek bir sürü şey var. Bu yolculuğu 20 yıl sonra yapmış olsam, kitle iletişim araçlarının etkisiyle böyle canlı ilk izlenimler yaşamanın mümkün olmıyacağını bilmiyorum o an. Sonraları bu bölgeyi çok turistik bulacağımı da. Ama o an başımı döndürüyor bu alegori.

Turumuz bitince metroyu kullanarak tek başıma yapıyorum yolculuğumu. Zafer kazanmış kumandanların edasını götürüyorum eve.

İlk günlerimde silindiğini hissettiğim mazim gelip beni yakalıyor zamanla. İyi de oluyor. Gerze, İstanbul ve şimdi de Londra’nın karması olmaya başladığımı hissediyorum. Mutlu oluyorum bu yeniden olusumumdan.

Önceleri ilginç gelen Hint yemeklerinden bıkmaya başladığım bir okul çıkışı Wimpy’e gidiyorum. Kasada parayı alan kişi bana Türk’müsün diye soruyor. O an koptuğum an oluyor. İçimde biriktirdiğimi fark etmediğim memleket özlemiyle olsa gerek, önce hıçkırıklara, sonra gözyaşlarına boğuluyorum. Beni en yakın masaya oturtup, önüme de peçeteleri diziyorlar. Masaya doluşan, nasıl ve nerden birdenbire ortaya çıktıklarını hala çözemediğim bir sürü Türk bu hızlı peçete tüketimini izlerken, komik şeyler anlatıp beni güldürmeye çalışıyor. En çok da kasiyerin anlattıklarına gülüyorum.

Bu onun ilk metro anısı. Benim Selda'lı turumdan çok farklı. Yaptığı ilk metro yolculuğunda 'Çıkış' kelimesinin İngilizcesini bilmediği için her gördüğü kalabalığın peşine takılmış. Takibe aldığı hiç bir kalabalık ta çıkışa yönlenmeyince gün yüzünü görmesi saatler almış.

2 Ağustos 2007 Perşembe

İstanbul'da Mmöööö Zamanı

İstanbul'u inekler bastı. Evet, 1.5 yıllık bir hazırlıktan sonra nihayet 1 Ağustos'tan itibaren şehrin sokakları ineklerle renklenmeye başladı. İlki 1998 yılında Zürih'te başlayan daha sonra dünyanın 54 kentinde yer alan İngilizce çevirisiyle 'İnekler Geçiti' denebilecek, bizde ise daha çok 'Dikkat İnek Çıkabilir' sloganı ile yer alan bu sokak sergisinde yer alan parçalardan biri Cemil İpekçi'nin ineği. Daha yaratıcısının adını görmeden kime benzediğini görmemek mümkün değil.


Eğer bu birbirinden renkli inekleri daha görme şansınız olmadıysa üzülmeyin. Etkinlik 30 Ekim'e kadar devam edecek. Tabi Rodi'nin heykelinin akıbetine uğramazsa. Her sabah bir zamanlar heykelin olduğu alandan geçerken, geride kalan çukurun çöplerle dolduğunu görmek yeterince üzüntü veriyor zaten.

Her ne kadar sponsor firmaların reklamlarını yapmaları için bir fırsat alanına dönüşmüşse de toplumsal ya da çevreci mesajlar veren ineklerin olduğu da bir gerçek. Dahası hiç beklemediğiniz bir anda karşınızı çıkabilirlermiş. Kadıköy'deki Boğa'mız sergi haberini ilk duyduğunda çok sevinmiş ama hevesi gırtlağın da kalmış, çünkü inekler bu yakaya gelmiyeceklermiş.

Şişli Belediyesi'nin düzenlediği ve 150'si ünlü 190 sanatçının tasarladıği inekler Kasım ayında satılacak, gelirleri de Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği, AÇEV ve TEMA'ya verilecekmiş.

Bakalım İstanbul sokaklarında dalgın dalgın yürürken kaç tanesiyle burun buruna geleceksiniz. Nişantaşı'na yolunuz düşerse Sezen Aksu'nun kini görmeniz mümkün. Göremezseniz de üzülmeyin işte size bir fotoğrafı.




28 Temmuz 2007 Cumartesi

Adaş'ıma

Çocukluğum da benimle aynı ismi paylaşanlar yok denecek kadar az olmasına rağmen, büyüdüğüm de ortalığın adaştan geçilmediğini farkettim. Dahası arıların ve kaynanaların kraliçesi olup medyayı uzun bir süre meşgul eden adaşlarım oldu.


Rivayete bakılırsa, ailenin ilk kız çocuğu olarak dünyaya geldiğim için bana babaannemin adı verilecekmiş, ama babam son anda bir çalım yaparak doğumun çok zor olduğunu söylemiş ve bana doktorun adını verdirtmiş. Babannemin adını taşıma görevi ise üç kuzenim arasında paylaşılmış. Babama sorup teyit etmeye cesaret edememişimdir ama, bana doktorun değil, o zamanlar ünlü olan bir film yıldızımızın adını verdiği ihtimalini düşünüp tebessüm etmişimdir nedense.

En büyük adaşım Londra'da bir sürü ilke imza attığımız, adaşlığın ötesinde birbirimize akla gelebilecek her sıfatı yüklediğimiz Sem olmuştur. Aynı Üniversite de okumamıza rağmen İstanbul'da tanışamamızın acısını Londra'daki uzun yıllarımızda fazlasıyla çıkarmaya çalışmışızdır hep.

Birbirimizi tanımaya yedi saat süren, umutlu ve heyecanlı ilk Londra yolculuğun da başladık. Uçak dilenci vapuru gibi Zürih ve Varşova'ya uğramış, bizim kız nasıl becermişse Varşova havaalanında gümrük bölgesinden geçmeyi başarmış, o zamanlar doğu bloku olan bir ülkenin topraklarından onu batıya götürecek uçağa dönmesi bir hayli zor olmuştu. İyiki de başarmış, adaşlığımız kısa soluklu kalmamıştı.

Bilinmeyene gitmenin o inanılmaz tadı ile yaptığımız ilk yolculuğumuzdan sonra evlerimiz ayrıldıysa da, her hafta sonu benimle buluşup Londra maceralarımın yıldızı olmuştur. Türklerin sayılı olduğu o ilk dönemimiz de, bir anda iki tane Türk kızıyla tanışan yabancılar isimlerimizi sormuş, adaş olduğumuzu öğrenince de, her ne kadar sesli ifade etmeseler de isim fakiri olan bir ülkeden geldiğimizi düşünmüşlerdir. En garibi de, ismimizin aynı olduğunu söylediğimiz halde, birbirimize çok benzediğimizi söyleyip kardeşmisiniz diye sormaları olmuştur.

Sanki hep çantasını, pasaportunu çaldıran, başına binbir türlü şeyler gelen o olmuştur. Nikahlarımız da birbirimizin şahidi olmuş, düğünlerimiz de aynı gelinliği paylaşmışızdır. Gelinlik aslında onun olmasına rağmen beraber seçilmiş benim de işimi görmüştü. İngilizce kurslarına beraber gitmiş, pratik olsun diye aramızda İngilizce konuşmuş, derin meselelere gelip İngilizcelerimiz kifayetsiz kaldğında Türkçe'nin akıcılığına kayıvermişizdir.

İş bulma konusunda bana 'iş bulan kurum' olmuş, bir sürü işte ya beraber çalışmış ya da o ayrıldığında ben onun yerini almışımdır. Bir de Aquatera'da çalışırken o kadar ısrarıma rağmen doğumunu yılbaşı balomuz olduğu gün yapmasaydı! Hastahaneye kaldırıldığını öğrenince, balo için aldığım pırıltılı elbisem çantam da hastahaneye koşmuş, o içerdeyken ben de dışarda baloya yetişebilirmiyim sancısı çekmiştim. Minik Papatya'yı görünce bu sancım geçivermiş, hala şansım olmasına rağmen gitmemiş, o yılki balo bensiz olmuştu.

Birbirimizi tamamladığımızı düşündüğüm, paylaşımlarımızın sayılamıyacak kadar çok olduğu, şimdi özlemim olan adaşım doğum günün kutlu olsun. İyi ki varsın.



16 Temmuz 2007 Pazartesi

Dertler Rodi'nin Yakasını Bırakmıyor

Size Kadıköy'deki Rodi'nin heykelinden bahsetmiştim. Bugün öğrendiğim bir habere göre bu heykel çalınmış ve Rodi arada heykelin çalındığı yerde dolaşıp efkar dağıtıyormuş. Hatta Nimet beyle olay yerinde heykelin bıraktığı çukura bakarken resimleri bile var.


Heykeltraş Ergin bey ise timsah heykeli de çalınacak diye korkulu rüyalar görüyormuş. Belediye yetkilileri ise seçimi düşünmeyi bir kenara bırakmış, Boğa heykelimiz de çalınırmı diye kara kara düşünüyorlarmış.


Heykelin nerede olacağına dair bilgisi olanlar lütfen haber versinler yoksa gene yurt dışından bir detektif getirmek zorunda kalabiliriz. Detektifimiz ise bu günlerde hayli yoğun. 8-19 Ağustos'ta kişisel resim sergisi var. Londra'da olanlar, oraya gitme imkanı olanlar, sergi muhteşem bir gölü ve parkı olan Highgate, Waterlow Park, Lauderdale House'ta. Mutlaka gidin; yediğiniz içtiğiniz sizin olsun gördüklerinizi anlatın bize yeter. Aşağıda sergiden bir numune.



15 Temmuz 2007 Pazar

Kırmızı Bantlı Kız

Arkadaşları Selena ve Peter’in tatile gitmesiyle bu koca şehirde ilk defa yalnız kalmıştı. Gündüz sokaklarda dolaşmış, parkta oturmuş, gölde süzülen kuğuları seyretmişti ama akşamın yalnızlığı fena halde dokunmuştu. 70 yaşındaki Mary çoktan viskisini bitirmiş, sızmıştı. Canı TV seyretmek, kitap okumak ya da ders çalışmak istemiyor, içinden dışarılara çıkmak geliyordu. Akşam tek başına bir yerlere gitmek daha önce yaptığı bir şey değildi.

İşte böyle bir ruh hali içinde evlerinin bir sokak yukarısındaki Tufnell Park Pub’a tek başına gitmeye karar verdi. Daha önce Selena’larla oraya gitmişti ve tek başına gitmesi problem olmaz diye düşünüyordu. Diğer Publardan farklı, akşamları canlı Caz yapılan bir yerdi burası. Daha sonraları Cazcı Wally Fawkes’ı burada dinleyecekti, ama o an bunu bilmiyordu.

Giyindi, tam dışarı çıkacaktı ki, İstanbul’dan gelirken arkadaşının verdiği kırmızı, kenarları pullu yemeniyi katlayıp, kıvır kıvır uzamış saçlarına bant yaptı. İlk defa bir puba tek başına gitmenin tedirginliği ile adımları geri geri gidiyordu. Pub’ın önünde ki uzun, kararsız bir bekleyişten sonra açtığı kapıda onu sigara dumanı, müzik ve tıka basa dolu bir kalabalık karşıladı. Ayakta bile duracak yer yok gibiydi.

Başı öne eğik, birileriyle göz göze gelmekten korkarak bara doğru yürüdü. Bir Shandy istedi, sigarasını yaktı ve barın yanında ayakta müziği dinleyenlerin içinde kaybolmaya karar verdi. Bu pekte zor olmadı. Yalnızlığı fark edilmesin, birilerini beklediği düşünülsün diye ara sıra bakışlarını kapıya yöneltiyordu.

Cazcıların performansı muhteşemdi. Her parçanın sonunda alkışlar, ıslıklar tüm Pub'ı dolduruyor, çalgıcılar kocaman bardaklarından içkilerini yudumlayıp yeni bir şarkıya giriyorlardı. Müzik hoşuna gitmiş, ara sıra ritmine uyarak başını bile sallamaya başlamıştı. Sahne ile kapı arasında gelip giden bakışları az ilerde ki bir sütuna yaslanmış, kendisine bakan şapkalı kişiyi fark etmede gecikmedi. Bunu fark edince gözlerini ondan da kaçırmaya başladı.

Tam sahneye, müziğin ritmine dalmıştı ki, şapkalıyı karşısında buluverdi. Tuvalete gideceğini, elindeki resim defterini tutmasını istiyordu kendinden. ‘Tabi, neden olmasın’lı telaşlı kelimelerle defteri aldı. O dönene kadar da çok iyi muhafaza etti, sayfalarını bile çevirip bakmadı içine. Şapkalı döndüğünde kendisine nereli olduğunu sordu. Bu şehre geldiğinden beri milyonarca kere duyduğu bir şeydi bu. Her zamanki gibi direk nereli olduğunu söylemektense ‘Sen tahmin et’ demeyi tercih etti.

Tahminler İspanya, İtalya, Fransa gibi Avrupa coğrafyasının ülkeleriyle başladı. Her hayır'ın ardından söylenen ülke ile bir adım daha Türkiye’ye yaklaşılmış ama şapkalı Yunanistan dedikten sonra pes etmişti. Türk olduğunu söyleyince şapkalı Türkiye hakkında bildiği her şeyi sıralamaya başlamıştı. Bildiği çok fazla şey olduğu söylenemezdi ama ilginç geliyordu anlattıkları. Kendisinin bile bilmediği Nasrettin Hoca fıkralarını bu İngiliz’den duymak onu fazlasıyla mutlu etmişti. Deftere eşeğin üzerine ters binen Hoca’nın resmi çizildiğinde kahkahalarla gülmüştü. Daha sonra o akşam çizdiği resimleri gösterdi yabancı. Biraz önce seyrettiği müzisyenler, onların saksafonları, trampet, piyano, gitar hepsi bu küçük defterin sayfaları içinde sonsuzlaşmaya başlamışlardı bile.

Müzik bitip, Pub'ı terk etme anı geldiğinde şapkalıyı uzun süredir tanır gibi bir his vardı içinde. Yalnızlığını tamamen unutmuş, çok hoş vakit geçirmişti. Gelmekle iyi ettiğini düşünüyordu eve yürürlerken. Kendini evinin merdivenlerine kadar getiren bu şapkalıya iyi geceler derken bu karşılaşmasının hayatını ne kadar değiştireceği, bu ülkede yıllarca yaşamasına neden olacağı hakkında ise hiçbir fikri yoktu.

1 Temmuz 2007 Pazar

Kazlar Çalınır Çamlıca’nın Bahçelerinde - Rodili Maceralarım III

Sem’in Judi’yi unuttuğunu düşünen Banu bu işi çözümleme zamanının geldiğini düşünür. Hem ne zamandır ülkesine gitmemiş, oraları çok özlemiştir. Hemen bu fikri Fred’e açıp, kendisiyle gelip Colomboculuk oynamasını ister. Fred’de bunu çok ister çünkü ne zamandır İstanbul’daki caz kulüplerinde çalma hayali vardır ama işlerini ayarlayamaz. Banu tek başına İstanbul yolunu tutar.

Ritz Hotel’de deniz manzaralı bir odaya yerleştikten sonra krem rengi pardösüsünü giyip havaalanından aldığı puroları çantasını yerleştirdikten sonra Kadıköy çarşıda soluğu alır. Rodi’yi bulması uzun sürmez. Kendisini tanıtıp, onu konuşmak için Simit Sarayı’na götürür. Çok özlediği çıtır çıtır simitleri yerken ona Judi’yi bulmaya kararlı olduğunu ama yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Rodi Mart ayından beri Judi’den haber alamadığını, İstanbul’un altını üstüne getirdikleri halde bir sonuca ulaşamadıklarını anlatır. Bu iş sandığından da zor olacaktır anlaşılan.

Rodi’den ayrıldıktan sonra İstiklal’e giden Banu, bu şehrin ne kadar da değiştiğini düşünerek sokaklar da Judi’yi aramaya koyulur. Judi’nin resmini kalabalığa göstererek onu görüp görmediklerini sormaya başlar. Nede olsa şehirdeki hatta tüm ülkede ki insanların konsantre olarak geldikleri bir yerdir burası. Kanadalı turistleri bile atlamadan önüne gelen herkesle konuşur.

Beşinci günü de İstiklal’de geçiren Banu artık yorulmaya, ümidini kaybetmeye başlamıştır. Judi’yi bulamamış ama ikinci detektiflik gününden itibaren yanına aldığı resim defterini İstiklal görüntüleri ile doldurmuştur. Hatta kendisini sokak ressamı sananların isteğini kıramamış, portreler çizerek akşamları çanta dolusu YTL, Dolar ve Euro ile oteline dönmeye başlamıştır. Daha sanat okuluna başlamadan bu kadar para kazanacağını hiç düşünmemiş olan Banu acaba hayatımı sokak ressamı olarak mı sürdürsem diye düşündüyse de bu kararı şimdilik ertelemeye karar vermiştir.

Banu’nun İstiklal’deki varlığı Paparazzi’nin dikkatinden kaçmamış ve ulusal bir gazetenin muhabiri onu gözleme almıştır. Gözlemeyle sonucu ulaşamayacağını anlayan muhabir sonunda kendini Banu’ya tanıtmış, anlat bakalım demiştir. Banu hikayeyi anlatınca muhabir tatlı tatlı kaşınmış sonra da bildik bildik gülümsemiştir. Çünkü Judi’nin nerede olabileceği hakkında fikri vardır.

Ertesi sabah ikili Kadıköy vapur iskelesinde buluşup İbrahim Ağa Mahallesi’nde boş bir arazi üzerinde kurulan Ünlüler Sirki’nin yolunu tutmuştur. Sirk daha TV yayınlarına başlamamıştır ama hazırlıklarla dolu hummalı bir havası vardır. Muhabir kendisini kapıdaki görevlilere tanıtmış, içeriye girmeleri hiç de zor olmamıştır. Bir süre içeride dolaştıktan sonra Judi’yi terbiyecisi ile çalışırken bulmuşlardır. Terbiyeciye röportaj için geldiklerini söyleyip bunun için sakin bir yer istemişlerdir. Önce huysuzlanan terbiyeci, muhabirin onun da resimlerini çekeceğini ve ertesi günkü gazeteler de boy boy çıkacağını söylemesi ile yumuşamış onları görüşme odasında yalnız bırakmıştır.

Banu bir solukta Judi’ye olan biteni anlattıktan sonra bu kabusun sona ereceğini anlayan Judi rahatlamış ve gözyaşları içinde başına gelenleri anlatmaya başlamıştır. Sirkte çalışmak için kaçırıldığı gün Rodi ile buluşmaya gelirken şöyle bir Çamlıca yapayım demiş, oradaki sirk mafyasının eline düşmüştür. Bir sirkle Anadolu’yu dolaştıktan sonra Ünlüler Sirki’ne yüksek miktarda paralarla satılmıştır. Kaçmasın diye de kilit altında tutulduğu için Rodi’ye bile haber gönderememiş ama bir gün bulunacağından hiç ümidini kaybetmemiş. Banu artık tutsaklık günlerinin sona erdiğini yanlarında muhabir varken onu artık burada tutamayacaklarını söylemiştir. Nitekim kısa bir tartışmadan sonra sirk yetkilileri Judi’nin gitmesine razı olmuş, üçlü hemen bir taksiye atlayarak Rodi’nin yanına gitmişlerdir. İki kardeş özlemle birbirine sarılırken Banu görevini başarıyla tamamlamanın mutluluğuyla bir puro yakmış, onlara ve muhabire veda ettikten sonra Sem’in evine gitmiştir.

Banu’yu hiç beklemediği bir anda karşısında bulan Sem şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş, hele Judi’nin bulunduğunu duyunca büsbütün sevindirik olmuştur. Yedi gün yedi gece süren kutlamalardan sonra, Banu güzel anılarını ve para dolu valizini yüklenip Sem ve İstanbul’a elveda deyip ver elini Londra yapmıştır.

30 Haziran 2007 Cumartesi

Olympos Korsanları

Uzun süredir tatil yapmamıştım ve tatil düşüncem de yoktu. İstanbul'da yaşamak hala tatil gibi geliyor bana. Olympos'a yolu düşen bir arkadaşın önerisi ile yollara düştük. Hiç beklentim olmadan gittiğim bu yerden şen döndüm.

Eşyalarımızı ağaç evimize bıraktıktan sonra deniz malzemelerini yüklenip yola koyulduk. Olympos bir nehrin iki kıyısına kurulmuş antik bir yer. Ortadan geçen nehrin yatağı kurumuş. Tarih, doğa ve efsanenin beraberliği bu olsa dedirten büyüleyici bir yapısı var.

Denize antik kentten üstü ağaçlarla örtülü taşlı bir yoldan yürüyerek gidiliyor. Yeşillik, kuş sesleri ve zakkumların arasında yapılan bu uzunca yürüyüş insanı yormuyor. Nehrin her iki tarafındaki binaların kalıntıları buraların bir zamanlar zengin bir uygarlığa ev sahibliği yaptığına işaret ediyor. 1. ve 3. yüzyıllarda korsanların istilasına uğrayıp onların karargahı olmuş. Korsanlar tarafından içleri boşaltılan lahit ve mezarlar dağın tepesinde. Tiyatrosu bile var ama şimdi kırmızı gelinciklerin, adlarını bile bilmediğim bir sürü kır çiçeklerinin güzelliklerini sundukları bir mekana dönüşmüş.

Yolun sonunda sağ tarafta ufak bir su kaynağı, onun sonunda da masmavi Akdeniz sizi bekliyor. Tatlı su direk denize aktığı için suyu serin, tuzu da az. Çakıl taşlarının üzerine yerleşip mavi, yeşil tepeler ve antik kalıntılarla başbaşa kalıp dünyanın tüm dertlerinden uzaklaşmak iyi geliyor insana. Suyun denize aktığı yerde balık tutuluyor. Bizde denedik ama nedense bizim oltaya takılmadılar.

Akşamları bir başka güzel. Yemekten sonra kaldığımız yerin bahçesinde yanan ateşin etrafında, çardak keyfi yapıp, viskimizi yudumlayıp, müzik dinleyip sinekleri kovalamakla başlayan akşam sahile inmekle devam ediyor. Yapay ışığın olmadığı sahil yolunda zifiri karanlıkla tanışıyorsun. İlk sahil yürüşümüzde bu tırsmama neden olduysa da bir karaltının önümüzden yürüdüğünü görmek bizi cesaretlendirdi de yolumuza devam edebildik. Bu cesaretli karaltı Avusturalya'lı bir turist çıkıyor. Telefonunun ışığıyla yolunu aydınlatarak ilerliyor. Bizde telefonlarımızı açıp ışık saçarak katıldık kendisine ve sahile ulaştık.

Geceleri sahildeki ayın ve yıldızların parlaklığı çok etkileyici. Gündüzcüler gitmiş, karaltılar ülkesine dönüşmüş. Yaktıkları ateşin etrafında çember halinde oturan kalabalık bir grubun yanından geçerken davet ediliyouz. Hiç tereddüt etmeden oturup, bin yıldır söylemediğimiz şarkıları, türküleri söyleyip biralarımızı yudumluyoruz. Korsanlar da bizim oturduğumuz taşlarda oturup romlarını içmişlerdir herhalde diye düşünmek mutluluğumu artırıyor.

Anlatacak öyle çok şey var ki. Ama sonra yazın uzun olmuş Sem diyorsunuz. Denizden dönerken bizi gözlemeleriyle besleyen teyzeyi, yoga hocam Kerry'i, dağ çileklerinin muhteşem tadını ve hamak keyfini sonraya bırakıp günümüze kalan tek korsandan, Kaptan Jack Sparrow'dan bahsetmeliyim. Bana cömertce sunduğu romun tadı hala damağımda. Birde hatıra fotoğrafı çektirelim diye tutturmasın mı. Bende kıramadım kendisini. Sağolasın Kaptan bekle beni gene geleceğim.


19 Haziran 2007 Salı

sem'den haberler

işte size sem'le son konuşmamızın kaydını sunuyorum:

- sem, bak okuyucuların unuttu seni, artık yeni bir yazı yaz!
- haa? ne okuycusu? nereye yazayım?
- sem!? ne demek ne okuyucusu? blogun yahu, hani yazı yazardın ya!
- ne yazısı? nereye?
- haydaa sem, ne oldu sana? n'oldu? lütfen! yoksa kaza mı geçirdin? kör oldun değil mi?
- nevet, nkör oldum. başıma saksı düştü. göremiyor oluşum hafızamı da etkiledi, artık anımsamıyorum da.
- nayırrrr n'olamazzzz!
- nevet! hem sen kimsin?

evet maalesef sevgili okuyucular! durum böyle! sem'in bir an evvel iyileşmesini ve blogunu böyle ne idüğü belirsiz şahsiyetlerin eline bırakmayarak buraya yeniden güzel güzel yazılar döşenmesini canı gönülden dilerim, elbette sizlerin de adına!

semmm, geri dön geri dön! ne olur geri dönnnnn!

31 Mayıs 2007 Perşembe

İki Yaka ve Bir Köprü

Boğaz köprüsünün açıldığı yıl sınıfımızdan bir çocuk, babasıyla köprünün açılışını izlemek için İstanbul’a gitmişti. Dönüşte anlattıkları olay olmuş, günlerce konuşulmuştu. Ben de herkes gibi bu şehri görme hayalleri kurmuştum.

Sonunda hayallerim gerçekleşmişti. Beni ve arkadaşım Ayşe'yi İstanbul’a getiren otobüs, anlatılanlardan ve fotoğraflardan tanıdığım şehir içinde yol almaya başlamıştı. Boğaz Köprüsü'ne vardığımızda sabahın olmasına az bir zaman kalmıştı ama Ayşe ve ben uyumamış etrafı görebilmek için cama yapışmıştık. Deniz esrarengiz güzel, siyaha vuran ışıltılarla doluydu. Her iki yakadaki şehir ışıkları gözlerimizi alıyor, kalbimiz heyecandan küt küt atıyordu.

Ayşe’lerin durağına gelince okulda buluşmak üzere ayrıldık. Biz de halamlara geçtik. Yeni okuluma kayıt için amcamla Çamlıca’da ki okulun yolunu tutup, koridordaki sırada yerimizi aldık. Hemen arkamızda parlak simsiyah dalgalı saçları, koca gözleri ve uzun kirpikleri ile ince bir kız ve annesi belirdi. Kim önce merhaba dedi bilemiyorum ama biraz sonra annesi amcamla, ben de adı Sevda olan bu kızla derin konuşmalara daldık. Sevda ile sıradaki bu yerimizi gelecek üç yıl boyunca hep koruyacak, yatakhanede, yemekhanede, kopya çekimlerinde, gülme krizlerinde beraber olacaktık.

Yatılı okula başladıktan kısa bir süre sonra kaynaşmalar olmuş, ATOS3 adında altı kişilik bir grup kurmuştuk. Ayşe ve Sevda'nın dışında Olga, Tülin ve Selin'de grup içinde yerlerini almıştı. Hafta sonları bir yolunu bulur, dışarıya çıkış izni alır, 3 numaralı otobüse binip kendimizi önce Kadıköy daha sonra İstanbul'un değişik yerlerine atardık.

Köprüye tekrar dönüşüm ise daha bir muhteşem olmuştu. O gün her zamanki gibi zorlukların üstesinden gelmiş, izinlerimizi almıştık. Önce vapurla karşıya geçip Beşiktaş'ta dolaştık. Deniz kenarında çay bahçesinde otururken dönüşte, köprüyü yürüyerek geçmeye karar verdik. Rengahenk çiçekler satan çingenelerden bir kucak dolusu kırmızı karanfil alıp aramızda bölüştük. Köprünün altına geldiğimizde 'Boğaz köprüsü inci gerdanlık, altından geçtik kahkaha attık''ı söylerken etrafımızda oluşan kalabalığın bizi gülümseyerek izlemesi coşkumuzu iyice artırdı.

O günlerde köprüye iniş çıkış, ayaklarında bulunan asansörlerle sağlanırdı. Sonra insanların kendilerini köprüden atarak intihar etmesi moda olunca köprü yaya trafiğine kapatıldı. Asansöre bindiğimizde hala sesli sesli konuşuyor büyük mutluluk dalgaları yayıyorduk etrafımıza. Asansörü bekleyen amcaya bir karanfil verip köprüye ilk adımlarımızı attık. Bizim gibi köprüyü yürüyerek geçen bir sürü insan vardı. Pırıl pırıl parlayan güneşe daha yakınlaşmış, geçen vapurlardan, her iki yakadaki bina ve ağaçlardan iyice uzaklaşmıştık. Bir masalın kahramanları gibi şarkılar söyleyerek, sek sek yaparak yürüyor, zaman zaman korkulukların kenarında durup eşsiz manzarayı seyrediyorduk. Boğazın o kendine özgü laciverdimsi mavisi gözlerimizi kamaştırıyordu. Elimizdeki karanfilleri yanımız sıra yürüyen sevgililere, yaşlı çiftlere veriyor, adeta mutluluk dağıtıyorduk.

Köprünün orta yerine geldiğimizde Avrupa yakasını Asya'dan ayıran kırmızı çizgiyi görünce heyecanımız doruk noktasına ulaşmıştı. Elele tutuşup bizi Asya kıtasına götürecek adımı hep beraber atıp Asya'ya geçiverdik. Olga daha Avrupa'ya doyamadığını söyleyince, hadi bir Avrupa yapalım deyip çizgiyi tekrar geçtik. İki kıta arasında bu kadar kolay geçişin olması bizi büyülemişti.

Okula döndüğümüzde hepimiz günlüklerimize sarılmış o muhteşem günün güzellik ve kahkalarını kelimelere dökmeye başlamıştık. Kelimelerin o kadar kaygısız, o kadar heyecan ve coşkuyla geçen bir bahar gününü anlatabilmesi mümkün değildi. Yıllar sonra tekrar bir araya gelsek, yılda bir kere köprüden koşarak geçilmesine olanak tanıyan Avrasya Maratonu'na kırmızı karanfillerimizle katılsak, aynı coşkuyu yakalamamız mümkün olur mu?

24 Mayıs 2007 Perşembe

BEKLE BENİ İSTANBUL

Hiç düşünmeden kendimi sınava yazdırıyorum. Bir büyü altındayım sanki. Yazgım olan bir şeyi yaparcasına formları doldurup teslim ediyorum sınıf hocamıza. Kimseden izin almak aklıma bile gelmiyor. Sınav için özel bir hazırlık da yapmıyorum, yap diyen kimse de olmuyor.

Sınav öncesi annem beni Sinop'a götürüyor. Büyük şehre gelmenin heyecanı ile yürüyorum sokaklarda. Tüm görüntüleri kare kare kaydediyorum hafızama. Garajda indiğimiz yer yarımadanın en ince noktası. Yolun iki tarafı deniz. Karşımda Sabahattin Ali'nin “Aldırma Gönül"ünü yazdığı Sinop Cezaevi'nin kalın duvarları. Duvara vuran dalga seslerini duyar gibi oluyorum. Uzaklarda burnun ucundaki yüksek ağaçlıklı arazide birkaç büyük yapı dikkatimi çekiyor. Annem oranın radar olduğunu Amerika'lılara ait olduğunu söylüyor. Dediğinden hiç bir şey anlamıyorum ama ordaki Amerika'lıları da hayal etmeden duramıyorum. Daha sonra onun Elektormanyetik İzleme Merkezi olduğunu, soğuk savaş döneminde Sovyetler'i dinlemek için kurulduğunu öğreniyorum.

Kim bilir bir daha ne zaman gelirim bu şehre diye düşünmedenedemiyorum. Bundan önce çok küçükken babamla gelmiştik. Tatlıcı Hasan'ın bana verdiği içi şeker dolu küçük sepeti hatırlıyorum. Annemin de hafızasında yer etmiş ki, oradan geçerken hatırlatıyor bana. İçeri girip merhaba diyoruz, yine bir sürü pembe, beyaz şekerlerim oluyor, ama bu sefer şekerden yapılmış bir sepet içinde değil. Nede olsa büyük bir kız olmuştum artık.

Ertesi gün sınava giriyorum. Oradaki en büyük heyecanım olan şekerlerimle dönüyorum kasabama. Sonra da sınava dair ne varsa unutuyorum.

Sınavı yapanlar beni unutmuyor. Bir kaç ay sonra Sinop Öğretmen Okulu'nun yatılı bölümünü kazandığım haberi geliyor. Bu sefer amcamla gidiyoruz. Beni okula kaydetip, yatakhaneye yerleştirdikten sonra amcam dönüyor kasabamıza. İşte o zaman kavrıyorum ne yaptığımı. Her fırsatta ağlayan bir öğrenci modeline dönüşüyorum. Sınıfta, yatakhanede, yemekte, bahçede, olabileceğimiz her mekan da yaşlar sicim gibi akıyor gözlerimden.

Bir hafta geçiyor ağlamakla. Beni ve kasabamdan arkadaşım Ayşe'yi müdür odasına çağırıyorlar haftanın sonunda. Biz aslında başka bir okulu da kazanmışız ama sonuçlar yeni gelmiş. İstersek o okula da gidebilirmişiz. Hiç düşünmeden eveti basıyorum. Yeni okulun nerede olduğu umurumda değil. Oraya gitmeden önce eve gitmek var işin içinde. Annemi, babamı, kardeşimi tekrar göreceğimi düşünüyorum ve sadece buna odaklanıyorum.

Yarım saatlik bir yolculuktan sonra bizimkilere tekrar kavuşmanın mutluluğuna erişiyorum. Durum anlaşılıyor ki biz İstanbul'da yatılı bir kız lisesini kazanmışız. Bu sefer de İstanbul hazırlıklarımız başlıyor ve sonunda amcam, Ayşe ve babası çıkıyoruz İstanbul yoluna.

İşte bu yolculuk beni heyecanlandırıyor. Otobüse bindiğimizde tek düşündüğüm şey hep şanslı başkalarının gittiği o büyülü şehrin kucaklarını açıp beni beklediği oluyor.

16 Mayıs 2007 Çarşamba

Nene Hatun'un Gururlu Kızı

Pazar günü, dısarda gene muhteşem bir hava. Gecen hafta Tasdelen’de yapılan piknik çok iyi gelmişti ama piknik arkadaşlarım yoğun bu Pazar. Şubat ayında gittiğim poşet cay bahçesine gidiyorum bende. Havalar ısınınca poşetler kalkmış. Orda oturmuyoruz. Moda burnuna doğru yürüyoruz. Sol tarafta çatısız, artık kullanılmayan bina dikkatimizi çekiyor. Moda'daki en güzel İstanbul manzarasını gören bu binanın bir zamanlar özenerek yapıldığı, hala ayakta kalmayı başaran duvarlarından, mimari tarzından, güzel bahçesinden belli.

Hiç düşünmeden kendimi sınava yazdırıyorum. Bir büyü altındayım sanki. Yazgım olan bir şeyi yaparcasına formları doldurup teslim ediyorum sınıf hocamıza. Kimseden izin almak aklıma bile gelmiyor. Sınav için özel bir hazırlık da yapmıyorum, yap diyen kimse de olmuyor.

Hemen soru işaretleri dolduruyor kafamızı. Zamanında bu kadar çok sevilmiş bir ev nasıl yalnızlığa terk edilmiş. Artık sevilmez olmuş. Oralı olduğu belli ve dünyada gördüğüm en güzel bir çift göze sahip şahısa soruyoruz, biliyor mu bu terk edilmişliğin nedenini diye. Güzel gözlü 16 yıldır orada oturduğunu ve binanın hep bu durumda olduğunu soyluyor. Bildiği kadarıyla artık bir vakıfın malıymış.

Binanın çevresi tahta çitlerle korunmuş. Çitlerin kenarından içerisini görmeye çalışırken binanın şimdiki sahipleri ortaya çıkıyor. Günlerce süren can sıkıntılarına çare olarak bu iki yabancı gelmiş diye düşünebilir havlamayı duyanlar. Çit o kadar yüksek değil ve altında, ortasında bir sürü boşluk var. Her ne kadar kopekleri çok sevsem de üstüme havlayarak gelmeleri, binanın karsısındaki kaldırımda soluğu almama neden oluyor.

Daha sonra internette yaptığım araştırmalar bu ev hakkında hiç bir ipucu vermiyor. Başka konulara girmeme neden oluyor ama. Evin olduğu yer Nene Hatun Sokağı. Nene Hatun hakkında okumaya dalıyorum.

Erzurum’luymus. 1877 Osmanlı-Rus Savaş’ında kahramanlığı dillere destan olmuş. Sonra AKP’nin seçim gezisine, onun memleketinden, anneler günü olan bir hafta sonu vatandaşlara 60 bin adet Türk bayrağı dağıtarak başlaması geliyor aklıma. Diğer yandan anneler gününde annelerini alıp İzmir’i gelincik tarlalarına çevirenleri düşünüyorum.

Memleketim bir hafta sonunu daha dolu dolu yasadı. Mitingler, Erovizyon şarkı yarışmasındaki 4.cülük, Fenerbahçe’nin şampiyonluğu ilan etmesi. Gerçekten çok şeyler oluyor bugünlerde diye düşünerek ev hakkında hiç bir şey bulamadan araştırmama ara veriyorum. Nerden nereye iste. Kendi annemi anneler günü için arayamadan onun beni araması geliyor aklıma. Canım sıkılıyor artık düşünmeyeyim diyorum.

Evin gönüllü olarak terk edilmesine içim razı gelmiyor. Sonra Moda’da arkadaşım Gül için ev ararken bir zamanlar büyük bir Ermeni nüfus barındırdığını öğrendiğimi hatırlıyorum. Belki de evin sahipleri Ermeni idiler ve bırakıp gitmek zorunda kaldılar diyorum.

Çatısız, sıvasız ve camsız da olsa tüm onuru ile ayakta kalan bir ev olarak hatırlayacağım seni Nene Hatun’un gururlu kızı. Bizi biz yapan değerlerimizle ayakta kalabilmek güzel bir şey olsa gerek.

15 Mayıs 2007 Salı

haftanın fotosu

evet sevgili okurlar, Sem'in hizmetine ilaveten benden bir hizmet sizlere!
işte haftanın fotosunda gizli kalmış diyaloğun çok çok gizli belgesini aynen yayınlıyorum:

soldaki teyze (kısaca: s.t.) : gız hatça, nereden cıhtı bu şeherli herif yine?
sağdaki sevindirik teyze (kısaca: s.s.t.) : auvvv zeyno, resmimüzü çekii!
s.t. : bah bah, alet edavata bah, sanküm film çekii!
s.s.t: aboooooov filme mü çekii? menşur mu olacaz yanü?
s.t. : huuu dellendim mü hatça? gız senin herüf keser la senü! Benü de çeşnü deyyu üzerine gaynattırır.
s.s.t: şşş begim, dur hele ben kızanları da çağıram, onlar da çıhsın resümde! ayşeee, hasooo, mahooo, diloo, meloo, çellooo, yellooo gelin laaa, resüm çekineceeez! bi de zeyno'nun dişlerini getirin haaaaaa!
s.t.: nedecem gız dişi şinci, oğluna mı alacaaaağdı beni de begensün!
s.s.t.: auvv gülersin de gız! ne boyle hügumet duvarı gibi mü bakacağcan hepden ya?
s.t. : nedecem de gülcem, peh!
s.s.t: huuu neredeee galdınız huuuuu!
s.t.: aha ya gettü fotocu herif bileeem.

10 Mayıs 2007 Perşembe

Nükleer sizin olsun Sinop bizim

O kadar protestoya rağmen AKP hükumeti sessiz sedasız nükleer enerji santrallerinin kurulmasını içeren tasarıyı, erken seçim tartışmalarının yaşandığı bu dönemde, sessiz sedasız Meclis'ten geçirerek yasalaştırdığından haberiniz var mı?

Eğer bu yasa yürürlüğe girerse özel sektör ve kamu dünyada yapılması durdurulan nükleer santralleri ülkemizde kurup işletebilecek. Her ne kadar Cumhurbaşkanının bu kanuna geçit vermeyeceğini ve bir kez daha görüşülmek üzere Meclis'e göndereceğini dair bir inanç varsa da, bu aşamaya gelinmiş olması bile canımı çok sıktı.

Hızlı tren gibi basit bir teknolojiyi beceremeyen, zehirli fabrika atıklarıyla dolu gömülü varil facialarıyla bilinen ve deprem kuşağı üzerinde olan bir ülkede kurulacak bir nükleer santral ne kadar güvenli olacaktır?


İlk santralın Sinop'ta kurulmasının planlandığını bilirsiniz. Sinop'a kurulacak santral ise sadece orayı değil tüm yurdu etkileyecektir. Çernobil'den nasıl etkilendiğimizi hatırlarsınız. Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47.9’unun nedenini kanser olarak belirlenmiş. Bildiğim kadarıyla Karadeniz bölgesinde kanserden ölümlerin son yıllarda artmasının nedeni 19
86 yılında yaşanan bu korkunç kazaya bağlanıyor.


(Rüzgar gülü)

Potansiyel nükleer kazalar ve atıklar hepimiz için büyük tehlikeler oluşturuyor. Bu tehlikeler nükleer yerine ülkemizin sahip olduğu güneş, rüzgar, su, jeotermal ve bio-kütle kaynaklarının kullanımı ile ortadan kaldırılabilir. Peki o zaman niye bu kadar ısrar nükleer santral için?


7 Mayıs 2007 Pazartesi

Yasar Kemal’in Binboğalar Efsanesi’nde okumuştum. 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece Hızır ve İlyas peygamberler birleşerek yeryüzüne inermiş. Bu birleşme anında tüm akarsular durur ve bir anlığına her şey sessizliğe bürünürmüş. O anı sadece yüreği temiz insanlar fark edebilir, ne dilerlerse kabul olurmuş. Baharın başlangıcı olan bu günü halkımız da Hıdırellez olarak kutlarmış.

Eminim hepimizin yörelerimize göre değişik hıdrellez gelenekleri, inanışları ve kutlamaları vardır. Benim bu yılki kutlamam İstanbul usulü oldu. Ahırkapı’daki Hıdırellez şenliklerinde bir güzel şenlendim. Ahırkapı Sultanahmet’in deniz tarafında yani Cankurtaran'da bir sokağın adı. Şenlikler bu semtin sokaklarında yapılıyor.

Şenlik alanına girdiğinizde sizi inanılmaz bir renk cümbüşü karşılıyor. Her sokak renk renk kumaş ve balonlarla donatılmıştı. Birde buna Romanların renkleri eklenince tam bir karnavala geldiğinizi hissediyorsunuz. Tıpkı Londra’daki sokak karnavalları tadında.

Sokakların iki tarafında yiyecek satıcıları sıra sıra dizilmişti. Dönerci, kokoreççi, pilavcı, köfteci, balık-ekmekçi, midye dolmacı, börekçi, baklavacı, dondurmacı, kuruyemişçi vs. Hamsi pilavı bile vardı. Yalnız her şey kuponla satılıyordu. Bizde kuponlarımızı alıp abur cuburla karnımızı doyurup, biralarımızı içtik. Atmosfer o kadar iyiydi ki arkadaş bir bira ile kafayı buldu.

Şenliklere damgasını vuranlar allı morlu yeşilli kıyafetleriyle Roman çalgıcılarıydı. Klarnet, saksafon, akordeon, darbuka ve davuldan nasıl bu kadar güzel, bu kadar canlı, bu kadar eğlenceli müzik çıkar diye hayretler içinde baka kalıyorsun. Olay sadece bu kadar güzel çalma değil, çalarken bu kadar eğlenme ve eğlendirebilme olayı. Dünyada bunu yalnız siyahların yaptığına inanırdım ama ne kadar yanıldığımı sevinerek gördüm. Hemen herkes, fareli köyün kavalcısını bulmuşta peşinde gidiyormuş gibi onları takip ediyorlardı. Zaman zaman müziğe kendini kaptırıp göbek atanlar, oynayanlarda vardı.

Keşke herkes çalgıcıların bu havasına, oynayanların ritmine tamamen uyabilse, kendilerini müziğe bırakıp özgürce dans edebilseydi. Böyle kişilerde vardı ama azınlıktaydı. Bende o yüzden doya doya dans edemedim. Ama çevremde gülen, eğlenen, yiyen ve içen insanlar görmek inanılmaz keyifliydi.

Eğlenen insanlara birde fotoğrafçıları ve bunlara poz vermek için özel giyinmiş, süslenmiş Roman çocuklarını eklemeliyim. Bir fotoğrafçı için inanılmaz renkli bir yerdi o gün Ahırkapı. Yüzlerce hatta binlerce fotoğraf çekildiğini gördüm.

Şenliğin en kalabalık yerleri ise dilek iletilen yerlerdi. Köşedeki bir binadan iki taraflı sarkıtılan iplere bağlanan dilekler görülesi bir manzara oluşturuyordu. Bu iplere bağlı renkli kumaşlar binlerce umudun temsilcisi gibi sallanıyordu. İş, para, sağlık ve eş dileklerinin yanı sıra Seda Sayan’dan göz ameliyatı için yardım isteyenler bile vardı. Umarım yazılan dileklerin hepsi gerçek olur.

Ahırkapı’daki eski evler ile burada yaşayan insanlardan da çok etkilendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Modernleştirilmiş ve otel olarak kullanılan binaların arasında kalan bir sürü ev ayakta durmaya çalışıyordu. Evler gibi burada yaşayan insanların da, İstanbul’un hatta dünyanın değişimine kafa tutar bir halleri vardı.

Ahırkapı’ya gitmek için arkadaşla Eminönü vapur iskelesinde buluştuğumuzda etrafımdaki yüzlerce polis dikkatimi çekmişti. Senliklerin ortasında bu aklıma geliyor ve arkadaşa nedenini soruyorum. O da 6 Mayıs’ın Deniz Gezmiş’lerin asıldığı gün olduğunu hatırlatıyor. 35 yıl önce, hem de baharın başlangıcı olan böyle bir günde, bu ülke üç tane fidanına nasıl kıymış. Aklım bir türlü almıyor, senlikler sırasında bu aklıma gelip gelip duruyor.

4 Mayıs 2007 Cuma

selam ey faniler!

Sem muhteşem yazılarımın etkisinde kalınca, ne olur benim bloga da yaz, aklıma bir şey gelmiyor, okuyucuların kaçması yakındır diye geldi ağladı, dayanamadım elbet. İyi bir arkadaşı kırmak blogçuluğa yakışmaz dedim ve kolları sıvadım.

Lakin henüz bu sabah Ankara'ya ayak bastım ve ayağımın tozuyla kendi bloguma ilk başkent havadisimi bildirdim. Onun dışında, tabii gece boyunca mis kokulu bir trende (ayakkabısını çıkaranı mı ararsınız, çaktırmadan fosuranını mı, ya da belli ki cırcır olup boyna tuvalete koşturup cart curt o gürültülü pulman kapısını açanı mı!) yolculuk etmek dışında bir şey yaşamadım. Ama gelmişken YSK'ya ve Tayyip'e bir selam eylemek ya da el ense etmek lazım gelir gibi....
Yani zannediyorum yakın zamanda yazılarımdan nasibinizi alacaksınız burada.
O halde şimdilik kısaca: Merhaba!

24 Nisan 2007 Salı

Bana bir varmış, bir yokmuş deme. İçime dokunuyor. (C. Yücel)

Şubattan beri yaza yaza İstanbul’a resmen baharı getirttim. Ağaçlar, çiçekler birbirinin ardı sıra, rengaheng açıyorlar. Güzel şehrimiz renkten renge giriyor. Bu renk cümbüşüne en son katılanlar da Erguvanlar.

Evet, İstanbul'da Erguvan vakti şimdi. Boğazın her iki yakasında mavi ve yeşile o kendilerine has renkli çiçekleriyle eklenen Erguvanların birde efsanesi var. Aslında renkleri beyazmış, ta ki İsa’ya ihanet eden Yahuda kendini bu ağaca asıp intihar edene kadar. Efsane bu ya, utancından dalları bükülüp yüzü kızarmış Erguvanın.

Erguvanların keyfine varmak için fazla vaktiniz yok. Birkaç hafta içinde bir varmış bir yokmuş olacaklar. Onun için bugünü yarına bırakmayın. Atın kendinizi dışarıya, en iyisi de boğaza. Eğer İstanbul'da oturmuyorsanız üzülmeyin. Erguvan bahara hoş geldin demek için renkli bir bahane olsun. Siz de baharın mucizesini çevrenizdeki çiçeklerle kutlayın.

Boğaziçi de bu bahar
Mavi sakalına erguvanlar takmış
Sarhoş bir İskele Babası kadar
Hem delikanlı
Hem deliler gibi ihtiyar (C. Yücel)

20 Nisan 2007 Cuma

Fener maçında göz kalemimi Polis kadına nasıl kaptırdığımın hikayesidir

Aklımda maça gitmek gibi bir düşünce yoktu ama sürpriz olarak alınan biletle üç kafadar Fenerbahçe-Vestel Manisa Spor maçına gittik.

Londra dönüşüm de buralara ait olma çabası ile kendime bir takım seçeyim dediğimde, kuzenim Kadıköy’de oturuyorsun Fener’i seçersen 10 yıl üzülmezsin deyince rengimi belirlemiştim. Gerçi çocukluk yıllarında da sempatizandım ama babam Beşiktaşlı olduğu için pek aktif olamamıştım.

Önce uygun bir kıyafet bulma telaşını yaşadım. Evdeki sarı ve lacivert ne varsa onları giyerek yendim bunu. Buluşma yerimiz olan boğa heykeline giderken yollarda ki bayram havasının etkisi ile hemen maçın havasına girmeye başlamıştım.

Maçta çekirdek yemek gelenekselmiş. İçeriye sokulması da çok kolay oldu. Bence bunun asıl nedeni tüm paketi hakemin kafasına atsan kıramazsın diye olsa gerek. Girmeden önce arkadaş çantanda kesici alet yada bozuk para olmasın diye beni uyarmıştı. İlk polis kontrolüne girdiğimizde çantamda 4 kalem, 2 çakmak, 3 döner, su ve bir sürü bozuk para vardı. İkinci polis kontrolünden de geçtiğimde ise kalemlerin 2’si, su ve çakmaklar gitmişti. Polis aslında 4 kalemime el koyacaktı ama itiraz ettiğim için ikisini kurtardım. Kalemlerin yarısına el koyan mantığı anlamakta zorlanıyorum.

Biletler numaralı ama nedense herkes istediği yere oturuyor. Bizde kalenin arkasında sağ tarafta bir yere oturuyoruz. Güzel bir yer, her yere hakim olduğumu düşünüyorum.

Stadyumların içini sadece televizyondan görmeye alışkın olan ben, burayı düşündüğümden daha az ihtişamlı ve ufak buluyorum nedense. Çimenlerin dışında her şey sarı lacivert tasarlanmış. Dışarıda ki otopark işareti bile. Stadın dört bir yanındaki kocaman yazıları okuyorum:

  • Gün gördüm günler gördüm seni gördüm şad oldum
  • Bitmedi bitmeyecek bizim aşkımız
  • Burası Kadıköy buradan çıkış yok

Bir sürü elektronik renkli reklam panolarından imajlar fışkırıyor. Arkadaşlar telefon açıp yakınlarına oturdukları yeri söylüyorlar. Doğuş Otomatif panosunun altı diye. Daha sonra dikkat ediyoruz bu panodan stadın her yerinde var ve kahkalara boğuluyoruz.

Önce Vestel'li futbolcular yuh sesleri içinde sahaya geliyorlar. Koşarak tek tek seyircilere gitmelerinin nedenini sonra anlıyorum. Meğer FB’li taraftarlara renkli kağıtlara sarılı mesir macunu atıyorlarmış. Bunu gurur meselesi yapan bir taraftarın “kendin ye” diyerek tekrar sahaya fırlatmasına gülüyorum. Sonra FB’li futbolcular da geliyorlar. Şimdilik sadece ısınma hareketleri için çıkılmış sahaya. Koşuşturup duruyorlar. Fenerli futbolcular tek tek tribünlerin önüne gelip selamlıyor bizleri. Bizde onlara İspanyollar gibi ole ole ole diyoruz.

Seyirci durup durup sloganlar atıyor, maç başlamamış olmasına rağmen büyük bir heyecan var. Atmosferden etkilenmemek mümkün değil. Böyle büyük bir organizasyonun parçası olmak sarhoş edici. Yığınların afyonu meselesini kavrayıveriyorum birden.

Maç kadar maçı seyredenler de ilgimi çekiyor ve bol bol resim çekiyorum. Ucuz tribünde olduğumuzdan olsa gerek çevremdekilerin saç kesimleri, kıyafetleri, elleri, yüzleri, konuşmaları pek de varlıklı bir kesime ait olmadıklarını söylüyor bana. Fener tutkuları ise her hallerinden belli oluyor.

Çevremdekiler bana doğru konuşuyor. Bense testosteronun bol olduğu bu ortamda sayılı hatunlardan biri olarak samimi olmaya korkuyorum. Cevapları geçiştiriyorum ama onlar yorumlarını benle paylaşmaya devam ediyor.

İstiklal marşı ve okul gezisinde kaybettiğimiz çocuklara saygı duruşundan sonra maç başlıyor. Birinci yarıda ki heyecan, golün gelmemesi ile yavaş yavaş sönüyor ve yerini hakem, Zico ve oyunculara yönelen küfürlere bırakıyor. Dikkat ediyorum benle konuşan ön ve yan tarafımdakiler küfür etmiyor. Küfürler daha çok kişisel kontak kurmadığımız arka taraftan geliyor. Bu hoşuma gidiyor.

Tuncay oyun boyunca o kadar koşuyor ki, bu çabası için ona bir gol hediye edebilmeyi çok isterdim. Ama ne o atabildi ne de ben. O çok sevdiğim Alex’e gelince maç boyunca yerinde saydığı için tüm saygımı yitiriyorum kendisine.

Bir gol atılsa şampiyonluğun nerdeyse garantileneceği bu maç golsüz bitiyor. Halbuki hep o bahsettikleri bu stada özgü gooooool sesini duymayı ne kadar da istemiştim.

Görevli siyah labrador köpeği, maçı oyunculara sırtı dönük seyreden polisler, stadın ısıtma sistemi gibi anlatacak daha çok şey var ama yazıyı fazla uzatmak istemiyorum. Yalnız bir uyarım var. Dışarı çıkmak için kalabalığın dağılmasını beklerseniz iyi edersiniz. Aksi takdirde istemediğiniz bir samimiyet havası içinde dışarı çıkmak zorunda kalırsınız.

Sonradan anlıyorum ki Polis kadının aldığı kalemlerden biri Dior Göz Kalemimmiş.