25 Mayıs 2008 Pazar

Dünyalı

Pırıl pırıl sabah güneşi, sıkı sıkıya kapanmış perdelerin arasından girip, rüyasında kendisini Plevne’de ki evlerinin bahçesinde top oynarken gören Ayşe’nin kirpiklerinin arasından süzülüp, gözlerini kamaştırdı. Yedi tepeli şehre göçeli sekiz yıl olmasına rağmen, rüyasında çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği o topraklara sık sık yolculuk ederdi. Birkaç kere sağa sola döndükten sonra, kalkıp kahvaltıyı hazırladı.

Kahvaltı sonrası herkes dağıldı. Bulaşıkları yıkadıktan sonra gözü sobaya takıldı. ‘Hamileliğim iyice ağırlaşmadan kaldırsam iyi olacak.’ diye düşündü. Oysa boyaları yer yer dökülmüş, gri renkli sobayı normal zamanlarda bile tek başına kaldırmakta zorlanırdı. Kocasından birkaç defa yardım istemiş, o da hep ‘Acelesi yok, sonra yaparız.’ diye geçiştirmişti. Önce boruları indirdi, içindeki kurumları silkeledi. Sobayı yerinden oynattığında karnında bir sıcaklık hissetti. Başlamıştı artık, bırakmak olmazdı. Güçlükle salonun köşesine sürükledi. Temizledikten sonra, üzerini çeyizinden kalma beyaz dantelli bir örtü ile kapattı.

Gün boyunca hafif bir sancısı olmuş, ‘Niye tek başına kaldırdın?’ diye kızacaklarını bildiği için kimseye bir şeycikler diyememişti. Gece de sancı devam etmiş, onu uyutmamıştı. Sabaha karşı tam uykuya dalacaktı ki kapının yumruklanmasıyla yataktan fırladılar. Bitişik evde oturan kaynıydı gelen. Heyecanla radyoyu açmalarını istiyor, ‘Askeriye yönetime el koymuş. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. Her taraf asker kaynıyor.’ diyordu. Hemen radyo açıldı. Daha önce resmi bayramlarda dinlemeye alışkın oldukları, milli bir marş odaya dalga dalga yayıldı. Marşları takiben Atatürk şiirleri, bildiriler, haberler okunuyor, halktan ordu ve güvenlik mensuplarıyla işbirliği içinde olmaları isteniyordu.

‘Yiyecek bir şeyler hazırlayayım.’ diye mutfağa gitti. Daha elini çaydanlığa bile uzatmadan büyük bir sancıyla kıvrandı. Eşinden kaynanasını çağırmalarını istedi. Durumu kötüydü. Ailenin erkekleri ise korku içindeydi. Demokrat Parti döneminde, bölgede evler kurulmuş, Balkan göçmenleri davet edilmiş, bu yüzden mahalledeki diğer göçmenler gibi onlar da Demokrat Partili oldukları için, jandarmanın gelip onları toplamasından korkuyorlardı. Kaynana geldiğinde Ayşe’nin hastaneye kaldırılmasını söyleyince, korkularını unutup bir çare aramaya başladılar.

Aramalar sonucu, kaynanasıyla beraber, aceleyle hazırlanan bebe bohçası yanlarında, Bölge Kumandanlığına bağlı bir askeri araca bindiler. Toparladıkları eski şeylerdi. Daha önceki dört bebeği, birbirlerinin giysileriyle büyümelerine rağmen, ilk zıbınları hep yeni olmuştu. Gelene yeni bir zıbın giydiremeyeceği için üzülüyordu Ayşe. Sancısına rağmen bağıramıyor ama oturduğu koltuğun kenarını koparacak gibi sımsıkı tutuyordu.

Yollar askeri araçlarla doluydu. Kavşaklarda, çarşı başlarında ellerinde tüfekleriyle dolaşan genç askerler görüyorlardı. Gaziosmanpaşa’dan yola çıkan araç, onları yarım saat içinde Süleymaniye Hastanesinin doğumevine götürdü. Görevli Doktor, ‘Tam zamanında geldiklerini.’ belirterek, Ayşe’yi hemen doğum odasına aldı. Ona asırlar gibi gelen sürenin sonunda bir erkek çocuğu daha oldu.

İki ay daha bekleyemeden erken doğan bebeği ellerine almaya korkuyorlardı. Ağlamak için bile ses bile çıkaramaması, sadece yüzünü buruşturmayı başarabilmesi, kelimelerle ifade edilmese de, bu dünyada kalıcı olmayacağı duygusunu veriyordu. Ayşe zıbına üzülmüyordu artık ama olanlar için sessizce kendini suçluyordu. Sokağa çıkma yasağı dolayısıyla o gün ziyaretlerine gelen olmadı. Ertesi gün doktordan, o gün doğan bebeklere ‘Hürriyet’ ya da ‘Gürsel’ adının verildiğini öğrendiler. ‘Hürriyet’ kelimesinin anlamını bilmeyen babaanne, ablası Güler’le iyi uyar diye bebeğin isminin ‘Gürsel’ olmasını istedi. Bir kilo iki yüz elli gram doğan bebeğin, ‘gür, iyi yetişmiş’ anlamına gelen ismiyle ne kadar tezat oluşturduğunun farkında bile değildi.

Gürsel bebe bir hafta sonra hastaneden taburcu oldu. Sonraki günleri, yeniden kurulan sobanın sıcağında geçirdi. Ülkesinde olup bitenlerden habersiz, hayata sıkıca bağlandı. Kırkı çıktığında, gidip nüfus kağıdını çıkarttılar. Ne de olsa artık ‘dünyalı’ gözüyle bakıyorlardı ona.

17 Mart 2008 Pazartesi

Papatya ve Sümbül

Hani aylardan Şubat’tı
Hani doğa bembeyaz ipek elbisesini giyince
En çok onlar sevinmiş
Koşarak gitmişlerdi buluşma yerlerine
Sonra, güneş vurmuş
Erimiş, damla damla akmışlardı toprağa
Karanfilli türküleriyle.

İşte gene bir mucize oldu,
Mart geldi,
Cemreler düştü,
Toprak ısındı,
Papatya ve Sümbül
Olarak yeniden hayat buldular,
Güneşli bir İstanbul sabahında
Objektifime yakalandılar.

1 Mart 2008 Cumartesi

Kırmızı Demlik

Kışın bir yerden girince yüzüme sıcaklık vurmasını severim. ‘Hoş geldiniz.’ dercesine açılan kapılardan, el ele tutuşarak girdik mağazaya. Kapının üstündeki ısıtıcıdan yayılan sıcaklıkla keyiflendim. Severim bu sıcaklığın verdiği duyguyu. Kış günü okuldan öğlen yemeği için eve koşarak geldiğim anları hatırlarım. Beremi, atkımı ve mantomu üstümden atar, sobanın ateşinde üşüyen ellerimi ısıttıktan sonra, annemin yer sofrasına otururdum. Tarhana çorbasının içine ekmeğimi doğrarken, sobanın üstünde tıkırdayan tencereden çıkan buharlı koku, bir sonraki yemeğin habercisi olurdu. TRT radyosundan çalan müzik eşliğinde yemek yenir, ajans başladığında dedemin yüzü ciddileşir, çıt çıkarmaya korkarak yerdik yemeğimizi. Spikerin sesinden odaya yayılan yurt ve dünya haberlerine, kaşık sesleri eşlik ederdi. Su ya da biraz daha ekmek istemek için ses çıkarmaya bile korkardık. Gittiğin yer ne kadar keyifli olursa olsun, eve gelmenin tadı başkadır.

O küçük kız büyüdü. İki evi var artık. Tarhana çorbasını annesi gibi yapmaya çalışan ama aynı tadı alamayan, o yer sofrasını özleyen kız, teker teker aldığı eşyalarla, yavaş yavaş kuruyor yeni evini. Sobalı evin sıcak duygusu hiç kaybolmuyor içinden. Anne evi, kendi evin olmaktan çıkmıyor hiç.

Mağazanın girişinden ilerliyoruz. Sağda birbirinden güzel koltuklar, kanepeler var. Buraya koltuk almaya gelmedik. Bir koltuğumuz yoksa da, iyi bir fiyata kapattığımız, yatılı misafirlerimize yatak olan, açılıp kapanan bir kanepemiz var. Gene de tüm koltuk ve kanepeleri deniyoruz. Üzerlerine oturuyoruz, uzanıyoruz. Sol tarafta masa, sandalye, sehpalar var, onlara da bakıyoruz. Garip bir enerji üretiyoruz beraberken. Lunaparka ilk defa gelmiş iki çocuk gibiyiz. Birbirini seven iki insanın oluşturduğu bu enerjiyi seviyorum. Bu enerji olduğu sürece, yapılamayacak hiçbir şey yok gibi geliyor.

Üst katı gezmeyi bitirince aklımıza demlik alacağımız geliyor. Pazar günü çalışmanın bıkkınlığıyla köşede bekleyen satıcı alt katı işaret ediyor, merdivenleri sekerek iniyoruz. Yaşadığımız ülkenin çay kültürü çok farklı. Bizim gibi altta suyu kaynatıp, üste çayı demlemiyorlar. Porselen bir demlik içinde yapıyorlar çayı ve içine süt koyarak içiyorlar. Önceleri garipsemiştim bunu ama sütsüz tadını alamayınca ben de katılmıştım sütlü çay kervanına. Bunu anneme anlattığımda çok gülmüştü, inanamamıştı. Hatırım için bir fincan içmiş ama beğenmemişti. Çay her derde devadır burada. Can sıkıcı bir durum mu var, bir fincan çay yetişir imdada. Bir şeye mi sevinilecek ya da kutlanacak mıdır, bir çay demlenir hemen. Çayın bu imparatorluğa sadece birkaç yüzyıl önce geldiğini düşünmek zordur.

Çay bu kadar önemli olunca da demlik seçimi kolay olmuyor. O kadar çeşit var ki. Kırmızı demliği görünce ‘Budur işte!’ der gibi birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Demliklerin hemen yanındaki meyve tabaklarına gözümüz takılıyor. Almaya niyetimiz yok ama öyle hoşlar ki. İçi kırmızı gelincikli, krem rengi bir meyve tabağı beğeniyorum. ‘Gelecek sefere de bunu alalım.’ diyorum. Eşim ‘Hadi gel, şimdi alalım.’ deyince gelincikler benim oluyor.

Üst katta ki kasaya giderken pembe, beyaz çizgili bir kanepeyi ve iki koltuğu tekrar deniyoruz. Fiyatı ilişiyor gözüme. Pek pahalı gelmiyor. ‘Ne dersin? Gelecek sefere bunlardan alır mıyız?’ diyorum. Ne olduğunu anlamadan, bir demlik, meyvelik, bir çift koltuk ve kanepenin mutlu sahipleri oluyoruz. Onlara uygun perdeleri seçerken ne kadar zorlanacağımızı düşünmek aklıma bile gelmiyor.

Gülçin ve Vladimir ile başlattığımız Ayın 1'i ve Mim yazımdır.
Katılmak isteyen arkadaşlara pamuk eller klavyeye diyorum.

18 Şubat 2008 Pazartesi

Bir Kar Masalı

Yaşadıkları meridyende, kar her zaman yağmazdı. Bilirlerdi bunu. Gökten inecek beyaz taneleri özlemle beklerlerdi. Doğa beyaz ipek elbisesini giydiğinde en çok onlar sevinirdi. Buluşma yerlerine koşarlardı sevinçle. Birbirlerine anlatacak o kadar şeyleri birikirdi ki, hiç susmadan saatlerce konuşurlardı. Kartopu oynayan çocuklar atkılarını, berelerini verirdi onlara, üşümesinler diye.

Güneş ışıklarının, beyaz ipek elbisenin üzerine düşmeye başlaması ayrılık saatinin habercisi olurdu. Kucaklaşıp veda ederlerdi. Gözyaşı dökmek yoktu bu ayrılıkta. Birbirlerini tekrar göreceklerini bilirlerdi. Karanfil kokulu türkülerle beklerlerdi o günü.

14 Şubat 2008 Perşembe

13 Şubat 2008 Çarşamba

Kırmızılı

Alltaki resmi görmekten bıkan arkadaşlarım için kendi ellerimle hazırladım.

20 Ocak 2008 Pazar

Paramparça

Bu sefer de sevgili Melih mimlemiş beni; yazmamak olmaz. Mimin konusu
'Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapamadığımız Kolay İşler.’

Bende çiçeği burnunda blogçularımızdan Seçil ve Degreeyi, severek okuduğum yazılarına sıcacık bir öyküyle devam eden Sofiyi ve gizli bahçesini bizimle paylaşan Tabiat Anayı mimliyorum.


Cuma geceleri eve gelip, kapıyı açtığında içine çektiği mis gibi temizlik kokusunu severdi. İşlerin sona erdiğinin rahatlamanın, eğlencenin, dinlenmenin habercisiydi bu koku.

Her hafta evine gelen kadın o gün de harikalar yaratmıştı. Çamaşırlar temizlenip ütülenmiş, özenle katlanıp yerlerine kaldırılmış, bulaşıklar yıkanıp raflara dizilmiş, yatağı bahar kokulu çarşaf ve nevresimlerle onu beklemeye koyulmuştu. Kendisine huzur veren bu düzeni ve sembollerini kutlamak için bardağına viskisini doldurdu. Buz attıktan sonra, çerez tabağını almak için dolabın kapısını açtığında, günlerdir tamir bekleyen raflardan birine çok fazla tabak yerleştirildiğini fark etti. Çivileri evhamlı duran rafı sağlamlaştırma zamanı çoktan gelmişti ama o an keyfini bozmak istemedi. Nasılsa koca bir hafta sonu vardı önünde, bir ara hallederdi. Deri koltuğuna uzanıp, TV’de rast gele bir kanal seçti. Viskisini yudumlayarak, güzel geçeceğini hissettiği hafta sonuna merhaba dedi.

Ertesi gün öğlen vakti kalktığında bu kadar çok uyumayı planlamadığını ama kendisine iyi geldiğini düşündü. Buzdolabının kapısını açtığında doğru dürüst yiyecek kalmadığını gördü. Olanlarla kahvaltı ettikten sonra alışverişe çıktı. Hem, akşama gideceği parti sahibine ev hediyesini de alırdı. Her zaman oynadığı, kendisine göre anlamlı, şans getireceğini düşündüğü numaralardan oluşan loto kuponunu da yatırırdı. Nedense hep son güne bırakırdı bu işi. Üç yıla yakındır aynı sayılarla oynamasına rağmen, hala dörtten fazlasını tutturamamıştı ama her zamanki gibi umutluydu.

Alış veriş merkezine geldiği iyi olmuştu. İlerde almayı planladığı televizyonlara baktı. Özelliklerini inceledi. Daha önce almadığına sevindi. Haftalık yiyeceğini aldıktan sonra, özenerek seçtiği şarap kadehlerini hediye paketi yaptırdığında keyfine diyecek yoktu. Eve yaklaşırken arabanın benzin ibresine takıldı gözü, yakıtı azalmıştı. Nasılsa yeter diye düşünüp eve döndü. Küveti sıcak su ve köpükle doldurup uzun bir banyo yaptı. Banyonun musluğunu tamir etmesi gerektiğini düşündü bornozunu giyerken. Zorlukla kapanıyor ve acayip sesler çıkarıyordu. Hayat kısa, hafta sonlarıysa daha kısaydı. Bu projeyi bir başka sefere bıraktı.

Parti çok eğlenceli geçti. Harika mezeleri, daha önce hiç tatmadığı kremalı tavuğu büyük bir iştahla yedi. İncir tatlısının tarifini aldı. Ev sahibinin seçtiği birbirinden güzel şarkılardan oluşan müzik şöleni ve dost muhabbetleri haftanın stresini çoktan yok etmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde arabasına bindiğinde gözü yine ibreye takıldı. Otoparkta yer kalmadığı için yola park etmek zorunda kaldı ama benzinin onu yarı yolda bırakmamasından hoşnuttu. Yarın ilk işi depoyu doldurmak olacaktı.

Evin kapısını açıp adımını içeri attığında bir su birikintisine bastığını düşündü. Aceleyle ışığı yaktığında gözlerine inanamadı. Evi su basmıştı. Salona girdiğinde halının ve gazetelerin su içinde yüzdüğünü gördü. Diğer odalarda da durum farklı değildi. Nedenini anlamak için fazla düşünmesine gerek kalmadı. Tamir etmediği musluk sonunda görevinden istifa etmişti. Kovalarla suyu boşaltıp, yerleri silip yattığında sabah olmak üzereydi. Derin bir nefes aldı. Hiç bu kadar çok yorulduğunu hatırlamıyordu.

Tam uykusuna dalmıştı ki, anlam veremediği bir şangırtıyla yatağından sıçradı. Önce deprem oluyor sandı. Çok korkmuştu. Uzunca süren şangırtı bittiğinde, yatağından fırlayıp şangırtı mahalline gitti. Porselen tabakların olduğu raf tamiri beklememiş, çökmüştü. Çökerken alt rafları da yanında götürmüş, bütün tabaklar, bardaklar şimdi ufacık parçalar halinde biraz önce kuruladığı marleyin üstünde yatıyordu. Bu kadarı da fazla diye düşündü. Ertesi sabah toparlamayı düşünüp yatağına geri döndü. Bahar kokulu nevresimlerin kokusunu almıyordu artık.

Ertesi gün, yerdeki parçaları temizledikten sonra bilgisayarını açtı. Maillerini ve internet gazetelerini okudu. O kadar işin arasında loto bileti almayı unutmuştu. Nasıl olsa bir şey çıkmıyordu ama gene de sonucu merak etti. Kazanan olmadığı için devreden numaraları görünce gözlerine inanamadı. Bu hafta onun şanslı numaraları kazanmıştı büyük ikramiyeyi.


7 Ocak 2008 Pazartesi

Salacak

Yeni yılın ilk sabahında gazeteleri eline heyecanla aldı kız. Umutluydu bu sefer. Rakamlara bağladığı hayalleri gerçekleşebilirdi. Haberlere bile bakmadan aradığı sayfayı bulup, sayıları karşılaştırdı. Amorti bile tutturamadığını görünce, içindeki enerjinin uçup gittiğini hissetti. Nedense bir şeyi çok isteyince olmuyordu. Bileti yırtıp attı, bir kahve yaptı kendine.

Ev arkadaşları hala uyuyordu. Bu kadar erken kalktığına pişman olmuştu. Uyanmasaydı, rüyası hala sürüyor olacaktı. Moda sahiline inip yürümeyi düşündü, vazgeçti. ‘Yılbaşı’ kelimesi gelip kafasına yerleşmiş, yapması gereken her şeyin hatırlayıcısı gibi onu bir türlü rahat bırakmıyordu. Tam bir dönemeçteydi. Yeni bir iş, yeni bir ev bulması lazımdı. ‘İlanlara bari bakayım.’ dedi. Açtığı sayfada fazla ilan yoktu ama çerçeve içindeki bir ilan onu heyecanlandırmaya yetti. ‘Bilgisayar kullanabilen, İngilizce bilen, ehliyeti olan refakatçi bir bayan aranıyor.’ Sadece refakatçi deseydi ilgilenmezdi ama aranan diğer nitelikler güzel çağrışımlar yaptı. ‘Vay be, bana vuran piyangolar bile farklı oluyor!’ diye düşündü. Hemen telefona sarılıp numarayı aradı. Kendisini cevaplayan genç adamdan, öğleden sonra gideceği randevunun adresini aldı.

Otobüste giderken nasıl bir iş, ev olacağını hayal etmeye çalıştı. Deniz manzarası olursa çok güzel olurdu. Daha önce birkaç kere gitmişti Çengelköy’e. Denize uzanmak için on metre kadar yatay olarak uzamış yaşlı çınar ağacı onu büyülemişti. Fotoğrafını çekmeye çalışmış, ancak üç kareye sığdırabilmişti. Kulağındaki müzik çaların sesini iyice açtı. Camdan dışarıya, yılın ilk gri gününe baktı. Üsküdar’ı geçtikten sonra, deniz kenarındaki yalılardan fırsat buldukça denizi, süzülen martıları, boğazı geçen gemileri görebiliyordu. Çengelköy’de indikten sonra, adresi sordu ve dik bir yokuşun sonunda bulduğu eski bir evin ziline bastı.

Kapıyı açan uzun saçlı, sarışın bir genç onu kadına götürdü. ‘Hoş geldin’ diye ona elini uzatıp gülümseyen kadın, oturmasını işaret etti. İki kanepe, ortadaki sehpa dışında fazla bir şey yoktu salonda. Duvarda kocaman bir kız kulesi tablosu vardı. Kız, kadının bir yazar olduğunu, uzun yıllar yurtdışında yaşadıktan sonra, iki ay önce kesin dönüş yaptığını öğrendi. Bir saat kadar, karşılıklı konuşuldu. Anılarını yazıyordu kadın ve torunu artık ülkesine geri döneceği için her konuda kendine yardımcı olacak bir asistana ihtiyacı vardı.

Hani iki insan tanışır da yıldızları tutar, o büyülü anlardan biri oldu. Kızın uzun kıvırcık saçları, meraklı bakan masum gözleri kadına buraları bırakıp gittiği günlerdeki kendi halini hatırlattı. Kız iki ülkeye ve yıllara dağılan anıları merak etti. Referans kontrolü tamamlanır tamamlanmaz kızın eve taşınmasına karar verildi.

Kız dönerken kadını, gizemli yüzünde sakladığı hüznü, buralardan uzak geçen yıllarını düşündü. Onca yıldan sonra, onu buraya neyin getirmiş olabileceğini merak etti. Sadece memleket hasreti için dönülmez gibi geldi ona. Bu düşüncelere öyle daldı ki müzik dinlemek aklına bile gelmedi.

Kısa bir süre sonra Çengelköy’deki eve yerleşti kız. Kadının ondan ilk isteği bir Salacak gezisi oldu.

1 Ocak 2008 Salı

Mutlu Yıllar

Bugün dünyayı istediğin bir renge boya.
Rengârenk batan günü al karşına.
Bir renk de kendinden kat.
Çocuklar gibi saf, temiz ve berrak.
Kapat gözlerini bir hikâye yarat.

Derin Öger

Yeni yılda güzel hikayelerinizin olması dileklerimle.

26 Aralık 2007 Çarşamba

Mim

Gülçin kardeş beni yine mimlemiş, yazmamak olmaz.

Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım? On dokuz yıl boyunca her yaz turist olarak geldiğim, ondan önce de öğrencilik yıllarımın geçtiği bu şehirde tekrar yaşamak benim için inanılmaz bir ayrıcalık. Tanrı fakiri sevindirmek isterse, önce eşeğini kaybettirir sonra buldurur hesabı; dönüşümün ilk saniyesinden itibaren sanki buraya, ait olmak için yaratılmış gibi hissettim kendimi. Bir de burdaki ilk haftamda kendime bir söz vermişliğim oldu. Bir yere turist olarak gidince, tüm algılarını açıp, orayı daha iyi görüyor, yaşıyor ve hissediyorsun. Yaşadığın yerde ise günlük yaşamın kargaşası etrafını görmeni, doyasıya yaşamanı engelliyebiliyor. Bunun için, algılarımı rafa kaldırmadan yaşamaya çalışacağım demiştim kendi kendime. Ne kadar başarılı olduğumun ölçütü, hala buralarda olmaktan acaip keyif alıyor olmam diye düşünüyorum. Blogçuluk da kendime verdiğim bu sözü yerine getirmem de önemli bir etken oluyor. Bunun için de beni blog dünyasıyla Ocak 2007’de tanıştıran sevgili Ori’ye teşekkür ediyorum.

Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum? Önceleri gözlem yazıları yazarken bir de baktım ki öykü, deneme türüne başlamışım. Öykücülük benim için blogçuluktan önce vardı ama yazılar gün yüzü göremiyordu. Artık onları paylaşabileceğim arkadaşlarımın olması çok güzel. Gözlem yazılarımı özlüyorum galiba ve yeniden başlayabilirim. İçimde yatan aslan ise, polisiye-dizi türü yazılar yazmak.

Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum? Malum blokçuluğun düşünme ve yazma aşamaları var. Görseller apayrı bir tad. İnternetten uygun bir fotoğraf aramak ya da çektiğin fotoğrafdan yola çıkarak birşeyler yazmak bazen çok doyurucu olabiliyor. Dahası aktif bir okuyucu, film izleyicisi, müzik dinleyicisi olabiliyorsun. Blog arkadaşlarımın yazılarını takip ise büyük bir zevk ve uğraş. Tüm bunlar zaman alıyor ama bu benim seçimim, zevkle yapıyorum ve kesinlikle feragat olarak görmüyorum

Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı? ‘Zorunluluk’ değil, ‘motivasyon’ diyelim. Hedefim hafta da bir yazmak. Bu da çeşitli nedenlerden dolayı her zaman olmuyor.

Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim? Umarım hiç bitmez ve 115 yaşıma geldiğim de bile Gülçin’in 500’ncü mimi üzerine bir yazı döşeniyor olur ve yoğunluğunda bile bizi düşünüp, görselleriyle besleyen Hep’i mimlerim.

Fotoğraf, bir yılbaşı öncesi Hackney Empire’da muhteşem Bip karakterini hayranlıkla izlediğim ve “Mim, tıpkı müzik gibi ne sınır ne de ülke tanır. Eğer kahkaha ve gözyaşları insanlığın karakteriyse tüm kültürler bizim öğretimizle yoğrulmuştur” diyen, bu yıl Eylül ayında kaybettiğimiz Marcel Marceau’ya ait.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Umut Çarşısı

Yavaşlayan trenin fren yaparken raylar üzerinde çıkardığı gürültüyle birlikte kapılar açılmış, taşkın bir insan seli dışarıya akmış, onları karşılamaya gelenlere, hamallara, simit, su ve mendil satıcılarına karışmıştı. Trenden inen adam ve çocuk, yeni başlangıçların, kimi zaman da ayrılıkların mekanı olan gara şaşkınlıkla bakınıyordu. Ortalığa tam bir telaş hâkimdi. Karşılamalar, sarılmalar bitmiş, kimse artık orada bir saniye daha geçirmek istemiyordu. Bir an önce kendilerini götürecek vapurlara, taksilere yetişebilmek için koşturuyorlardı. Hoparlörden gelen sesler sanki gelen ve kalkacak trenleri değil, ayrılıkları ve kavuşmaları haber veriyor, tren ve vapur düdükleri birbirine karışıyordu.

Adam bu kadar şaşırmasının nedenini anlayamıyordu. Oysa, kahramanın, bavuluyla trenden inip, o meşhur merdivenlerden denize baktığı, sonra vapura bindiği film sahnelerini defalarca görmüştü. “Bazı şeyler yaşanmadan anlaşılmıyormuş demek ki.” diye düşündü. Kendisi gibi şaşkın bakışlarla etrafını görmeye çalışan oğluna baktı. Ona olan sorumluluğu, kendini çabuk toparlamasına neden oldu. Bavulunu yere koyup, yüz yüze gelmek için çömeldi. Elini sıkıca tutup, “Bak oğlum, burası bizim oralara benzemez. Benden ayrılmak yok, elimi sakın bırakma.” diye onu tembihledi. Ondan ayrılmayı aklından bile geçirecek durumda olmayan çocuk, ağzını açıp bir şey diyemedi. Sadece “Olur” dercesine başını salladı.

Kadıköy’de bir lokantada çalışan akrabalarına gitmek üzere vapura bindiler. Adam çocuğa padişahların yaşadığı sarayı parmağıyla işaret ederek gösterdi. Mendireklerin ne işe yaradığını anlattı. Çocuk, sahilde gördüğü kocaman sarı balonu gösterdiğinde ise ne diyeceğini bilemedi. Daha başlamadan bitmiş gibi gelen, onları uçarak takip eden gürültücü martılar eşliğinde yapılan kısa yolculuk, çocuk gibi kendisini de çok heyecanlandırmıştı. Hiç inmek istemedi vapurdan.

Ellerindeki adres sayesinde lokantayı kolayca buldular. İçeriye girdiklerinde yüzlerine çarpan ılık hava ve yemek kokusunun verdiği saadet, akrabalarının birkaç gündür işe gelmemiş olduğunu öğrenmeleriyle bıçak gibi kesildi. Onların çaresiz bakışları üzerine lokanta sahibi, telefonla bir yerleri aradı ama sonuç olumsuzdu. Kendilerini bir anda, oracıkta yalnız ve sahipsiz hissettiler. Ceplerinde fazla paraları olmamasına rağmen lokantacının tarif ettiği oteli bulup, şehirdeki ilk gecelerini orada geçirdiler. Ertesi gün de lokantacı aynı şeyi söyleyince, bir kez daha karamsarlığa büründüler. Bu kez garsonlardan biri akrabalarının, postanenin sokağındaki giyim mağazasında çalışan bir kızla ara sıra buluştuğunu, belki onun yardımcı olabileceğini söyledi.

Mağazadaki kızı bulduklarında gerçeği öğrendiler. Uzun süredir asker kaçağı olan akrabaları, sonunda yakalanmış ve hemen görev yerine gönderilmişti. Bir gel git daha yaşadı adam ve oğlu. Onların üzerine çöken umutsuzluğu fark eden kız, üzülmemelerini, kendisinin de aynı semtte oturduğunu, iş çıkışında birlikte gidebileceklerini söyledi. Babanın yüzüne yayılan mutluluk az bir ara ile çocuğun yüzene de yerleşti.

Bunun üzerine yağan yağmura aldırmayan ikili merak ettikleri çarşıyı keşfe çıktı. Bu kadar meyve sebze çeşidini, baharatçıyı, kebapçıyı, kuruyemişçiyi, tatlıcıyı bir arada görmemişlerdi. Pet dükkânında ki ufacık yeşil kaplumbağalara, gözleri yeni açılmış köpek yavrularına, garip sesler çıkaran papağanlara baktılar. Başlarını sokacak bir yerleri olduğunda, çocuk bu küçük kaplumbağalardan birkaç tane almayı düşledi. Balıkçıda gördükleri kaz çocuğun beyaz boynuna dokunmasına izin vermedi ama babayı umutlandırdı. Bu kalabalık şehirde kaza bile bir yer varsa, onlar için de pekala olabilirdi. Dikkatle pazardaki esnafı inceleyen baba, yapabileceği işleri kafasında kurmaya başlamıştı bile.

Kızın söylediği saate yakın, çalıştığı yerin karşısındaki boş bir dükkânın kepengi önünde beklemeye başladılar. İş çıkışı alışverişini yapan, evlerine giden insanların onların varlığından haberi yok gibiydi. Mağazadaki kız onlara çay getirdi. İçlerini ısıtan çayı yudumlarken, yeni hayatlarına dair düşüncelere daldılar. Aslında ikisi de kendilerini bekleyen zor günlerin farkındaydı ama bu şehrin onlara da sahip çıkacağına dair umutları vardı.

Zamansız kaybettiği eşini düşündü adam. Oğluyla daha konuşmamıştı ama ilk fırsatta gidip ona bir mevlit okutturacak, mezarını yaptıracaklardı.

12 Aralık 2007 Çarşamba

Kadıköy'de Bir Akşam Vakti

Bütün yaz kendini özleten yağmur iki gündür nerdeyse aralıksız yağıyor, şehrin sokaklarını ıslatıyor, gölcükler oluşturuyor, ufacık sellere dönüşüyordu. Sanki özlenmek hoşuna gitmiş de, kavuşmanın tadını iyice çıkarmak istercesine çoşkuyla akıyordu gökyüzünden. Bir önceki gün çiselemeye başladığında, o da masasından fırlamış, ilk damlalara daha yakından şahit olabilmek için camın kenarında toplanan ofis kalabalığına katılmış, içeriye giren yağmur kokusunu derin derin içine çekerek, şehrin yağmurla buluşmasını ve anında tıkanan trafiği izlemişti.

Akşam olmuş, evin yolunu tutmuştu şimdi. Ofisten çıkarken eline verilen maaşın ağırlığı çantasında, yağmurun verdiği huzur yüzünde, Kadıköy’deki Beşiktaş iskelesinde vapurdan indi. Kalabalık, meydanın her iki yanındaki duraklara dağılırken, yağmur durdu. Her akşam yolcuları birbirinden renkli çiçeklerle karşılayan çingenelerden, iki demet kokina alıp yolun karşısına geçti. Kendisine ara sıra böyle sürprizler yapmak hoşuna giderdi.

İnsanların adres tarif ederken ‘Postanenin sokağı’ dedikleri ama artık yerini bir moloz yığını ve onu çevreleyen reklam panolarının aldığı sokağa girdi. Köşede yeni açılan kahve zincirlerinden birinde oturan insanların gamdan uzak halleri, keyfini iyice artırdı. Yıllardan beri karşılıklı cilveleşen iki pastaneyi geçerken, başka bir konuyu, maaşıyla neler alacağını düşünüyordu.

Böyle mutlu sayılabilecek bir ruh hali içindeyken, gördüğü bir çift yüz, tüm neşesini süpürüp götürüverdi. Renkli ve ışıklı vitrinlerin arasında, boş bir dükkanın paslanmış kepengi önünde çömelmiş oturan baba ve oğluydu gördüğü. Babanın yüzündeki tarifi imkânsız ifade, çocuğun yüzünde kopyalanmış gibiydi. Herkesin koşturarak bir yerlere gittiği bu soğuk Aralık akşamında orada beklemeleri mi, giysilerinin inceliği mi, yoksa yoldan geçenlere bakan bu yüzlerde ki, umutla umutsuzluğun buluştuğu, bekleyiş dolu ifade mi neden olmuştu buna? Anlayamadı kadın. Onu bir anda üzüntüye boğan bu ifade, sanki tüm görüş alanını kapatmış, etrafına bile doğru dürüst bakınamadan yürüyüp geçmişti önlerinden.

Mantıklı olan geri dönüp onlara tekrar bakmak olurdu ama dikkat çekeceğinden korkuyordu. Orada olmalarının, aklına gelen ihtimaller dışında bir açıklaması varsa, bakışlarıyla onları rahatsız etmekten çekiniyordu. En iyisi çaktırmadan durumu iyice anlamak diye düşündü. Yolda ilerliyor, dönüp arkasına bakıyor ama kalabalıktan bir şey göremiyordu.

Yardıma ihtiyaçları varsa, sokakta kalmışlarsa, onlara yardım etmek istiyordu. Cüzdanında bozuk para olmadığı geldi aklına. Neyse maaşı çantasındaydı. Hem vakit kazanmak hem de parayı bozdurmak için mağazalardan birine girdi. Dışarı çıktığında aşağıya doğru yürüyecek, göz ucuyla bakarak, dikkat çekmeden geçecekti yanlarından.

Çıktığında, çocuğun elindeki iki boş çay bardağıyla, oturdukları yerin karşısındaki giyim mağazasından içeriye girdiğini gördü. Kafası iyice karıştı. İçinden çıkamayacağını anlayınca, konuyu bir sonraki akşam çözmeye karar verip, balık pazarının yolunu tuttu.

Ertesi akşam ve sonraki akşamlar, kepengin önünde kimsecikler yoktu.

4 Aralık 2007 Salı

Bremen Yolcuları

Bir zamanlar kadife sesli bir ağustos böceği yaşarmış. Kış gelince aç kalmış karıncanın kapısını çalmış. Karınca ona “Tüm yaz boyunca saz çaldın, şimdi de oyna bakalım.“ deyince, dünyası yıkılmış, ne yapacağını bilmez bir halde yollara düşmüş. “Keşke açlıktan ölseydim de, o kapıyı çalmasaydım.“ diyormuş kendi kendine. Oysa geçen yaz, Marseyas’ta düzenlenen şarkı yarışmasında, Kral Midas’ın elinden Altın Şeftali ödülünü alan oymuş. Onun şerefine şenlikler düzenlenmiş, karıncalar bile işlerine ara verip katılmışlar köyün o yazki en büyük etkinliğine.

Ağustos böceği şarkı söylemeye başlayınca herkes coşar, kimse yerinde duramazmış. Uzak köylerden onu dinlemeye gelen, ayağı tutmayan hastalar bile dans ederek dönerlermiş evlerine. Ona sorarsanız, o daha yolun başındaymış. Müzik eğitimi alacak, dünya turuna çıkacak, hatta bir gün opera bile söyleyecekmiş. Üzerinde çalıştığı besteleri bile varmış. Müziği seçtiği için hiç pişman değilmiş ama şimdi yiyecek bir şeyler bulamazsa, her şey bitecekmiş.

Bu düşüncelere o kadar dalmış ki bir ormanın derinliklerine doğru ilerlediğini fark etmemiş. Ara sıra uzaktan gelen bir kuş sesi, bir yabani hayvanın çığlığı dışında sessiz gecenin içinden, garip sesler gelmeye başlamış. Dikkatle dinlemiş. Bir eşek anıra anıra uzun hava söylüyor, ona havlayan bir köpek, yüksek perdeden miyavlayan bir kedi ve aralıksız öten bir horoz eşlik ediyormuş. Gelen sesler o kadar kötüymüş ki, bir karga bile onlardan daha iyi söylermiş. Ağustos böceği hemen sesin geldiği kulübeye doğru yürümüş.

Kulübeye varınca, ışık sızan camdan içeriye bakmış. Ev sahipleri şarkılar söylüyor, eğleniyormuş. Şöminedeki ateşi görünce, ne kadar çok üşüdüğünü fark etmiş. İçeride olmayı çok istemiş ama gecenin o vakti kapıyı çalmaya cesaret edememiş. Öylece onları pencereden izlemiş.

İçerdekilerin keyiflerine diyecek yokmuş. Ne kadar kötü söylediklerinin farkında bile değillermiş. Bir süre sonra şarkılarına ara verip, yemeğe başlamışlar. Birbirinden güzel yiyecekleri gören ağustos böceği önce yutkunmuş, sonra da onların dikkatini ürkütmeden çekecek bir yol düşünmüş. Yüreğinin derinliklerinden gelen bir sesle, donmak üzere olduğuna aldırmayıp, yanık bir türkü söylemeye başlamış. Geceyi bölen güzel sesi duyan orman sakinleri, yaptıkları işi bırakıp, soluksuz onu dinlemeye başlamış. Kulübedekiler de şaşkınlık içinde önce kulaklarını sesin geldiği yöne dikmişler, sonra da dışarıya fırlamışlar. Neredeyse donmak üzere olan ağustos böceğini görünce tam vaktinde yetiştiklerini düşünüp, onu hemen içeriye almışlar.

Biraz yemek yiyip, kendine gelen ağustos böceği başından geçenleri onlara bir bir anlatmış. Eşek, “Bak bizim yerimiz var, burada kal.“ demiş. Diğerleri de hep bir ağızdan aynı şeyi söyleyince o da kabul etmiş.

O geceden sonra kulübeden yayılan müzik dalgaları gittikçe güzelleşmiş. Ağustos böceğinin verdiği şan, solfej, armoni dersleri sayesinde, diğerleri de çok iyi söylüyorlarmış artık. Şarkılı, türkülü dakikalar, kırk gün kırk gece devam etmiş.

Kırkıncı gecenin sabahında eşek arkadaşlarına, “Hani biz Bremen’e gidecektik.“ demiş. Uzun zamandır bu düşünce aklından bile geçmeyen köpek heyecanlanmış, “Neden duruyoruz öyleyse.“ demiş. Kedi durumu ağustos böceğine açıklamış. Horoz da “Sen de bizimle gel.“ demiş ağustos böceğine.

Ertesi gün, beş kafadar hayalleri ceplerinde yola koyulmuşlar.

29 Kasım 2007 Perşembe

Salacak'ta Bekle Beni

Güzel bir bahar akşamı, doğayı saran yaşam rüzgarı, onun da bedenine dalga dalga yayılmış, gözleri açılmış, dünyaya ikinci defa ‘Merhaba’ demişti. Ona sorsanız normal uykusundan uyanmıştı. Herkes farklı söylüyordu ama. Vücudundaki uyuşukluk olmasa, demir bir kütleye dönüşmüş ellerini, ayaklarını oynatabilse inanmayacaktı söylenenlere.

Sonraki günlerini, hastanede iyileşmeye, bedenini terk etmiş gücü yeniden kazanmaya çalışarak geçirdi. Yıllardan beri hapishanesi olan yatağından tamamen kurtulmak, hayatın ona verdiği ikinci şansı doya doya kullanmak istiyordu. Ziyaretine gelen çok olmuştu. En çok beklediği, bir türlü gelmiyordu ama. Kapının her açılışında, başını kaldırıyor, içeri girenin o olmadığını görünce, içini tarifsiz bir hüzün kaplıyordu.

Aradan uzun bir süre geçti, evine kavuştu adam. Uzun uykusunda evi, arkadaşları, şehri ne çok değişmişti. Evlerinin arkasında, futbol oynadıkları bostana koca koca siteler dikilmiş, televizyon kanalları çoğalmış, telefonlar cepte taşınır olmuştu. İkinci bir boğaz köprüsü bile yapılmıştı. Daha her şeyi net olarak hatırladığı söylenemezdi ama hiçbir şeyin eski tadının kalmadığı kesindi.

Üniversite öğrencisiydi komaya girdiğinde. Şimdi arkadaşları okullarını bitirmiş, iş adamı olmuş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Sanki o bildiği insanlar gitmiş, yerlerine başkaları gelmişti. Aynaya baktığında gördüğü kişi de, kendisi değildi. Yüzündeki çizgiler, şakaklarında beyazlaşan saçlar onun olamazdı. Kendisinden yirmi yıl yaşlı bir adamın bedenine hapsolmuşta, kaçamıyor gibi hissediyordu.

O hep beklediği gelmemişti hala. Arkadaşları da bilmiyordu nerde olduğunu. Akşamları uzandığı yatağında, onun lüle lüle saçlarını düşünüyor, el ele tutuşarak yürümelerini, Salacak’taki çay bahçesini, tavla oynamalarını gözünde canlandırmaya çalışıyordu. Randevuları iple çekmesine rağmen, hep geç kalırdı, o zamanlar. Bir türlü tutturamazdı zamanı. İlk kavgalarıda bu yüzden olmuştu. Hatta lüle saçlısı, ona bir saat bile hediye etmişti. ‘Ne güzel, artık hiç geç kalmam.’ demişti gülerek.

Son görüşmelerinde, ertesi gün buluşmak üzere ayrılmışlardı. Nerden bilebilirdi ki randevuya gidemeyeceğini, uzun yılların aralarına kara bir bulut gibi gireceğini. Lüle saçlısı gelmiş miydi, buluşma yerine? Her zaman oturdukları masada mı beklemişti onu? Sonra ne yapmıştı, merak ediyordu tüm bunları.

Ona olan özlemi, günden güne büyüyor, kapanması imkânsız bir boşluk açıyordu. O çay bahçesine gitmeyi planlıyordu her gün, ama ayakları bir türlü varmıyordu. Korkuyordu, ya orda değilse diye. Arkasından batan güneşi defalarca seyrettikleri Kız Kulesi’nin bile kendisine ‘Çok geç kaldın, çok.’ diyeceğini düşünüyordu.

Kız Kulesi'nin olduğu ülkeden çok uzaklarda, bir ada ülkesinde yaşayan kadın, memleketini özlediğinde Türk mahallesine alışverişe giderdi. Çok sevdiği simidi bulamazdı ama eve sucuksuz, beyaz peynirsiz ve gazetesiz dönmezdi. O Pazar sabahı alışverişini yapmış, masayı bir güzel donatmıştı. Kahvaltıyı bitirip, çayını yudumlarken, memleketinin gazetesini eline aldı. Üçüncü sayfaya geldiğinde resimli bir haber dikkatini çekti. Fotoğraftaki adamı tanımıştı. Şaşkınlık, sevinç, acı dolu bir duygu atağına kapıldı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Buna engel olamayacağını anlayınca, telaşla terk etti masayı. Bu halini eşi ve çocukları görsün istememişti.

Dilbilgisi konusundaki önerileriniz için çok teşekkürler. Üsteki, yazının düzeltilmiş halidir.
Umarım bu sefer olmuştur.

18 Kasım 2007 Pazar

Kemik Peşinde

Koşarak gitti kasabın önüne. Pembe dili dışarıda. Tesadüfen bulduğu bu dükkâna her gün uğrardı. Amaçsız yürüdüğü kaldırımda, burnuna gelen kokuyu takip ederek gelmişti ilk kez. Vitrinde asılı etleri görünce, akıvermişti ağzının suyu. Düşünmeden dalmıştı içeriye. İçerdeki, beyaz önlüklü, koca göbekli adam “Hoşt.“ diye bağırınca, neye uğradığını şaşırmıştı. Dışarıya kovalamıştı onu. Buna bir anlam verememişti.

Oraların sahibiymiş gibi, kapının önüne uzanmış kediye dikti gözlerini. Kaygısız bir hali vardı. Oysa kendisini görünce dikleşen kulakları, onu ele veriyordu. Varlığı bu besili kediyi rahatsız etmişti. Ama ilişmedi ona. Beyaz önlüklü, severdi bu miskin kediyi. “Hoşt.“ demezdi ona. Buna da anlam veremezdi köpek.

İnsanları da severdi, beyaz önlüklü. Onların içeriye girmesine izin verir, bir kağıda sardığı etleri, beyaz bir poşetin içine özenle yerleştirip verirdi onlara. Kendisine neden vermezdi, anlamazdı köpek. Kağıda sarılmasa da olurdu. Bir kemiğe bile razıydı. Bir defasında küçük bir kemik parçası önüne düşmüş, onunla yorulana kadar oyalanmıştı. Nasıl da sevinmişti o gün.

Belki beyaz önlüklü bugün bir kemik verir diye düşündü. Bir güzel yalamıştı tüylerini. Yakışıklı olmuştu. Hem sokakta yürürken birisi onu durdurmuş, başını okşamıştı. İnsanların sıkça yaptığı şeydi bu. Buna da anlam veremezdi köpek. Kemik verseler daha iyi olmaz mıydı? Bugün işi yaver gidecekti. Bunu hissediyordu. Biraz sonra beyaz önlüklü onu çağıracaktı. Çağırdığında naz etmek olmazdı. Hemen kuyruğunu sallayarak girecekti içeriye. Ne istediği sorulduğunda bir bir anlatacaktı.

Bunları düşünürken kapıdan ayırmıyordu gözlerini. Çırpı bacaklı, kısa pantolonlu bir oğlan girmişti içeriye. Bakalım beyaz önlüklü onu nasıl karşılayacaktı. Bu çocuğun yaptıklarını iyice incelerse, işin sırrını çözebilirdi. Ondan sonra gelsin etler, kemikler. Hatta kardeşlerine, annesine bile götürecekti. Bunu gören annesi “Bak benim akıllı oğluma, neler getirmiş.” diyecekti. Gurur duyacaktı ondan.

Çırpı bacaklının, elindeki poşetle dışarı çıktığını gördü. Elinde salladığı poşetten nefis kokular geliyordu. İyi bir çocuğa benziyordu. Orada beklemekten de sıkılmıştı. Takip etmeye karar verdi. Çırpı bacaklı bunun farkına varmış olmalıydı. Ara sıra dönüp arkasına bakıyor, gülümsüyordu. Poşete yaklaşıp “Miyk miyk” dedi. Çırpı bacaklıya etten istediğini söylemişti. İyi de etmişti. Çocuksa poşeti ondan uzaklaştırmış, iki eliyle göğsüne bastırmıştı.

Hızlanmak zorunda kaldı. Çırpı bacaklı, koşmaya başlamıştı. Birkaç kez daha arkasına dönüp bakmış, gülümsemişti köpeğe. Umutlandı köpek. Belki de çocuk herkesten uzak bir köşede doyuracaktı onu. Onun içindi bunca yol. Herkesin içinde olmazdı. Yoksa herkes kendi payını isteyebilirdi. “Ne kadar düşünceli bir çocuk.” diye geçirdi içinden. Sevdi bu çocuğu. Verdiklerini iştahla yiyecek, mutlu olduğu zamanlarda yaptığı gibi kuyruğunu sallayacaktı.

Eski bir evin önüne geldiler. Çocuk durdu. O da. Nefes nefese, dili dışarıda. Çocuk bir şeyler söyledi ona. Beklediği an gelmiş miydi? Sabırsızlandı. Çocuğun çevresinde bir tur attı, zıpladı. Patileriyle çırpı bacaklarına yaslanıp bekledi. Gözleri, bir türlü açılmayan poşette. İşte beklediğim an geldi diye düşünüyordu ki, çocuk kapıyı çaldı. Açılan kapıdan içeri süzüldü çocuk. Bir anlam veremedi buna köpek. Kapıyı patileriyle açmaya çalıştı. “Pat pat” diye vurdu. Açılmadı kapı. Köpeğin içini, tarifi imkansız bir hayal kırıklığı kapladı.

Ne yapacağını bilemeden bir süre daha kaldı orda. Aklına birden bakkalın karşısındaki, büyük, gri metal kutu geldi. İnsanların, gün boyu attıkları poşetlerle dolu olurdu. Kedilerden fırsat bulursa, kendiside eşelerdi onu. Ağzına layık parçalar bulduğu zamanları hatırladı. Kutuya doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Çırpı bacaklıyı unutmuştu çoktan.

15 Kasım 2007 Perşembe

Kaplumbağa Terbiyecisi

Onu, ilk defa, iş için gittiğim bir şirketin duvarında gördüm. Elinde tuttuğu neyi, boynundan sarkan maşası, kafasındaki kavuk ve kırmızı kaftanıyla ilgimi çekti. Yere serpiştirilmiş yeşillikleri yiyen kaplumbağaları izleyen sakallı bir adam figürüydü bu. Resme hakim olan kırmızının ve ışığın kullanımını beğendim, ama asıl sevdiğim gizemli kompozisyonu oldu. Yaşını başını almış, ciddi yüzlü, sakallı bu adamın, elinde ney, boynun da maşayla, kaplumbağalarla ne işi olabilirdi? Bir deli olabileceğini bile düşündüm.

Düşündüğüm olasılıklar içinde, Kaplumbağa Terbiyecisi olabileceği yoktu. Yaratıcısı Osman Hamdi Efendi, hukuk eğitimi için 1860’da gittiği Paris’ten, 12 yıl sonra, bir hukukçu olarak olmasa da, tutkulu bir ressam ve müzeci olarak dönmüş. Paris’te yaşadığı yıllar onu batı etkisinde bırakmış. Dönüş sonrası Osmanlı’daki hayatı, doğu ve batıyı harmanlama çabalarıyla geçmiş. Bu duygu bana bildik geldi. Sevdim bu mücadeleci ressamı. Resimlerinin yanı sıra, güzel sanatların geliştirilmesi ve tarihi eserlerin korunması konusunda ciddi çalışmaları ve hayal kırıkları olmuş. Arkeoloji Müzesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisini kurmuş.

Tablo ise, tam bir sembol zengini. Kahramanın kıyafeti, dervişliğe ait öğelerle dolu. Mevleviliye girmek isteyenler, 18 hizmetten oluşan, 1001 günlük çileden geçermiş. Amaç sabrı öğrenmek, kibri yenmekmiş. Bu gönüllü çekilen çilelerin hepsini daha öğrenemedim, ama tabloyla ilgili olanları şöyle:Sırtında kaplumbağaya benzeyen nesnenin adı ‘Fakir Çanağı’. Derviş adayları bununla, kapı kapı dolaşır, ihtiyaçları olmadıkları halde yiyecek toplarmış.

  • Pazara giderken kuşaklarına taktıkları maşa sayesinde, pazarcılar onları tanır, aldıkları mallarda indirim yaparmış. İndirim kartları yokmuş o günlerde.
  • Beş kaplumbağanın, değişime karşı direnen kesimi ve yavaş değişen toplumu temsil ettiği düşünülüyor.
  • Dökülen sıva ve duvardaki çatlaklar ise parçalanmaya başlayan Osmanlıyı temsil ediyor. Kırmızı kaftanlı adamımız da sabırla değişimi sağlamaya çalışan, tüm zorluklara göğüs geren bir aydın.

Dervişimiz neyi üfleyip, o gönülleri fetheden sesiyle, kaplumbağaları terbiye etmeye çalışıyor. Neyin yetmediği yerde maşa devreye giriyor. Kaplumbağaların bizim gibi kulakları olmadığı, hatta işitemedikleri, sırtlarındaki kalın bağa nedeniyle maşayla canlarının yanmayacağı düşünülürse, aydınımızın işi zor. Hatta boşa kürek çektiği bile düşünülebilir. Ben daha iyimser bakmak istiyorum. Kaplumbağalar bile terbiye edilebilirse, birçok şeyi yapabilmek mümkün. Yeter ki isteyelim.

Yorumu, ne olursa olsun, bu çok çarpıcı ve göz doyurucu eserin aslını görmek istiyorum. Pera Galeri’ye yol göründü demektir bu.

9 Kasım 2007 Cuma

Mim Rüzgarları

Sessiz sedasız ara verdiğim yazılarıma, Gülçin kardeşin beni mimlemesiyle dönüş yapmak zorunda hissettim. Bloglarda esen mim rüzgarına kapılanca bana da yönlendirmiş. İki tane özlü söz yazmam gerekiyor. Neyse ki seçimim zor olmuyor. Birincisi, büyük bir ailenin ev işlerini nerdeyse tek başına üstlenmiş olan annemden, diğeri de özlü sözleriyle meşhur olan 18. yüzyılın büyük yazarı Goethe’den.

Dede, babaanne, amca ve kuzenlerin oluşturduğu evimizin tüm işlerini, pek şikayet etmeden tek başına üstlenen annem, yazları bağ ve bahçe işleri çıkınca zorlanmaya başlardı. Bu durumlar da en büyük çocuğu olan benden yardım isterdi. Genellikle evi temizlemek şeklinde olan bu istemlerine hep ‘Kızım, yaptığın bana ise öğrendiğin sana’ sözleri eşlik ederdi. O zamanlar farkına varmadığım bu incelik, sonraları beni hep duygulandırmıştır.

Bu sözlerde ki derinlik öğrenim, iş hayatı ve günlük yaşamımı etkilemiştir. Bir şeyleri öğrenmem ya da öğretmem gerektiğinde bunu salt okuyarak, dinleyerek ya da seyrederek değil bizzat yaparak öğrenmeyi ya da öğretmeyi denerim hep. En iyi eğitimcilerin de katılımcılara deneme şansı verenler olduğuna inanırım.

Goethe'nin 'İnsan kendini yalnızca insanda tanır' özlü sözünü, K Dergisinin kapağında görür görmez benimsemiştim. Hayatımın değişik dönemlerinde, bir sürü ırktan, kültürden, dinden, görüşten, yaştan bir araya geldiğim insanları düşünüyorum. Bunca etikete rağmen insan tatlısıyla tuzlusuyla, gerçekleriyle insan. Başkalarının gerçeklerinde kendini gören bir insan. Kendinde olanı, olmayanı, bildiklerini, bilmediklerini, hayallerini, düşlerini, korkularını gösteren bir ayna gibi. Bu yansımalar karşısında sevinir, üzülür, neşelenir, imrenir, öfkelenir, kısaca bir sürü duyguyu yaşarız. Hangi duyguyu yaşarsak yaşayalım, her defasında kendimizi tanıma adına olan uzun yolculuğumuzda yeni bir kapı aralanıverir.

‘Aynaya bakar bakar, hayalimi ararım’ demek istediğim sanılmasın. Bunca yansımayı dengeleyen başka bir gücün farkındayım. Bu da herkesten farklı olmak ihtiyacımız. İyi ki böyle ve hepimiz farklıyız. Farklı bir anne, baba, arkadaş, yazar, çizer, yönetmen ya da blogcuyuz. İşte size farklı mim yazıları: Gülçin'inkine buradan, Latin rüzgarları estiren Hep'inkine buradan ulaşabilirsiniz.

Goethe çok farklı şeyler söylemek istemişte olabilir. Ölüm döşeğindeyken 'Işık, ışık biraz daha ışık' dediği söylenir ve bundan çeşitli anlamlar çıkarılır. Diğer bir görüş ise, odasına daha çok ışık gelmesi için bakıcısından ikinci bir panjur açmasını istediği doğrultusunda.

En sevdiğim özlü sözü sona sakladım. Bu bir Meksika Atasözü ama ufak düzenlemelerle bu topraklarda da rahatlıkla uygulanabilir:

Hayat ekşi bir limon uzattığında, ah kötü kader demeyelim, üstüne tekila ve tuz isteyelim.

22 Eylül 2007 Cumartesi

Sufi

Ana caddeden sola dönünce, sokağın ilk evlerinden biriydi evimiz. Atkestaneleri ile kaplı sokağın adı ‘The Avenue’ yani iki tarafı ağaçlı yol demekti. Evlerin 18. yüzyıldan kaldığı düşünülürse ağaçların yaşları yüzden az değildi. Hepsi de sokağın iyi ve kötü günlerine şahit olmuşlardı. II. Dünya Savaşı’nda insanlar Alman bombardımanından sığınaklara kaçarken, onlar sokağı beklemişti. Bu ağaçlardan biri o kadar büyüktü ki, gövdesini iki kişi ancak kucaklayabilirdi. O benim arkadaşımdı. Her karşılaşmamızda elimle dokunur hatırını sorardım.

Soğuğun rüzgarla iyice sertleştiği o kış akşamı, başı göklerdeki sokak arkadaşımı selamlayıp eve yollanmıştım ki onu kapıdaki paspasın üstünde gördüm. Simsiyah parlak tüyleri, dimdik kulakları ve çakmak yeşili gözleriyle geldiğimi farkeden kedi kıvrıldığı yerden kalkarak bana yol verdi. Eğilip başını okşadım. Tüyleri yumuşacıktı. Komşulara ait olmalı diye düşündüm. Biraz sevdikten sonra eve girdim.

Ertesi sabah işe gitmek üzere kapıyı açıp onu paspasın üzerinde bulunca çok şaşırdım. Evsiz bir kedi miydi yoksa? Bunu neden daha önce düşünememiştim? İstanbul'a benzemezdi Londra. Sokak kedileri olmazdı. Hala kapımda olması düşündürücüydü. Yan komşunun zilini çaldım. Yaşlı komşum durumu aydınlatabilirdi. Pembe sabahlığı içinde kapıyı açan Vera’nın da bir bilgisi yoktu. Biraz konuştuktan sonra 'En iyisi ben onu eve alayım, bu kışta kıyamette dışarıda kalmasın' dedi.

O zamana kadar hayalindeki tek hayvan siyah bir labrador olan ben gün boyu onu düşündüm. Ürkek hali gözümün önünden gitmiyordu. Artık paspasta sabahlamayacağı için sevinmem gerekirken üzülmeme şaşıyor, bir önceki geceyi dışarda geçirmesine neden olmama kızıyordum. Akşam acele adımlarla eve giderken ağacıma selam vermeyi bile unutmuştum. Vera'nın zilini çaldığım da kararlıydım. Onu alacaktım. Vera biraz üzülmüş gibi gözükse de, tüm gününü evdeki iki kediden saklanarak geçirdiğini, alışmasının zor olacağını söyleyerek razı oldu. Onu saklandığı karyolanın altından çıkarırken ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.

Kucağımdan yere bıraktığımda, evin her tarafını dolaşıp kokladı. Sıcak kaloriferin yanına kıvrılıp tüylerini yalamaya başladığında evi benimsediğini anlamıştım. O akşam evdeki ton balığıyla idare etti. Ertesi gün yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını aldığım da evimizin bir parçası olmuştu. Adını bilmiyorduk. Bir haftalık arayıştan sonra ona Sufi adını verdik.

Özgür ruhluydu. Kucak kedisi değildi. Eve gelenlerin bacaklarına sürtünür, ‘miiiyk’ sesi çıkarır, kucağına almak isteyenlere hiç yüz vermezdi. Bizim kucağımıza canı çektiğinde gelir, biraz kaldıktan sonra yapması gereken bir şeyi hatırlamış gibi kalkar giderdi. Halbuki bahçe turunu bitirdiğinde evin içine serpiştirdiğim minderlerde uyuklamaktan başka yaptığı şey yok gibiydi. Ara sıra da ekseni etrafında döner kuyruğunu yakalamaya çalışırdı. Onu kucak kedisi olmaya hiç zorlamadım.

Rahat ve sıcağa düşkünlüğü bana babaannemi anımsatırdı. İkisi de gürültüye tahammülsüzdü. 5 Kasım’da olması gereken ama havai fişek partileriyle bir ay sürebilen Guy Fawkes kutlamaları döneminde gardırobunu sığınak olarak kullanırdı. Bazı fişeklerin sesi bombayı andırırdı. 80’li yıllarda İstanbul’da kaldığım öğrenci yurdundan, gecenin sessizliğini bölen bomba seslerine alışkındım. Bu sesi Londra’da ilk duyduğum Kasım gecesi, IRA bombası sanmıştım. Asıl nedenini öğrendiğim de çok rahatladığımı hatırlıyorum. Sufi’nin bu şansı yoktu. Anlam veremediği bu sesler onu hep korkutacaktı.

Ayrılığımızın üzerinden dört yıl geçti ve ben onu hiç unutmadım. Yaşlandığı, günlerini çoğunlukla uyuyarak geçirdiği ve kuyruğunu yakalamaktan vazgeçtiği haberlerini alıyorum. Bir kedi yılının yedi insan yılına eşit olduğu düşünülürse şaşırmamalıyım.

Bazı alışkanlar insanı kolay terk etmiyor. Ne zaman evin loşluğunda onun cüssesine benzeyen bir poşet ya da çantanın yaptığı karaltıyı görsem, hala Sufi zannederim.


17 Eylül 2007 Pazartesi

Joanna

İngiltere'de yaşadığım yıllarda en çok ilgimi çeken şeylerden biri üç kişinin bir araya gelmesiyle bir parti oluşmasıydı. Bunun için çok özel bir neden gerekmezdi. Doğum günleri, yıldönümleri, tatiller, yeni bir iş parti nedeni olabileceği gibi, havanın iyi ya da kötü olması, aybaşı ya da sonu olması bile yeterli olabilirdi. Partiler enerjilerini bol miktarda tüketilen içkilerden alırdı. İçilen her yudum insanları daha bir konuşkan yapar, gittikçe yükselen ses ve kahkahalardan oluşan uğultular dalga dalga yayılırdı. Partiler evde, sokakta, bahçede, park, pub ya da her hangi bir yerde olabilirdi. İçki bitmeden parti bitmez, bitince de gidilecek başka partiler bulunurdu.

Genellikle eğlenceli olan bu partiler bir sürü insanı bir arada görmenizi, yenileriyle tanışmanızı sağlardı. Herkes için oturacak yer olmasına rağmen insanlar genelde ayakta söyleşirlerdi. Ellerindeki içki bardağı, yiyecek tabağı, omuzlarındaki çanta ve ağızlarındaki sigarayı dengelemek zorunda kalsalar bile oturmazlardı.

Londra'daki ilk günlerimin ikinci partisine çağrıldığım da çok heyecanlanmıştım. Parti akşamı imparatorluğun en parlak dönemi olan Victoria döneminde yapıldığı için o adla adlandırılan evlerden birinin yolunu tutmuştum. Üç katlı bu ev tuğlalı ön cephesi, kapı ve pencere üstlerindeki beyaz oymalı dekorlarıyla sokaktaki evlerin aynısı gibi görünüyordu. İçeri girildiğinde sağda geniş bir salon, yanında da yemek odası vardı. Odalardaki değişik boyuttaki şömineler bu evlere ayrı bir güzellik katardı.

Parti bir Halloween partisiydi. Tavanlardan sarkan plastik yarasalar ve loş ışıklandırmayla efek yapılmıştı. İnsanlar değişik kostümler ve bu kostümleri yansıtan kişiliklerle gelmişti. Arap şeyhi, prenses, doktor, hemşire, hayalet, iskelet, hizmetçi, kitaplar ve filmlerden bildiğimiz Robin Hood gibi karakterler vardı. Bir partiden çok film setini andırıyordu. Elindeki kırmızı şarap bardağı ile dolanan Drakula'yla bile sohbet etme fırsatı bulmuştum. Pamuk Prenses’e 'Yedi Cüceleri niye getirmedin?’ diye soramamıştım. Daha sonra bu insanları tekrar görecek ama bazılarını kostümsüz oldukları için tanıyamayacaktım.

Tüm bu eğlence ve heyecana rağmen partinin benim için en büyük özelliği Joanna ile tanışmam olmuştu. Ayakta geçen saatlerden sonra bir yerlere oturmak istemiş, yemek salonu ve merdivenlerde yoğunlaşan kalabalığın içinden sıyrılıp oturma odasına geçmiştim. Joanna'yı koltuğun kenarında elinde sigara ile gördüğümde gülümseyerek selam verdim. Oda bana selam verince tanışma faslımız başladı.

İkimiz de aynı marka sigara içiyorduk. İlginçtir, kostümsüzdük ama kıyafetlerimiz birbirimizinkine benziyordu. O uzun boylu ve hafif topluydu. Sarı kıvırcık saçları, mavi gözleri, yumuşak yüz hatlarına rağmen otoriter bir ifadesi vardı. Benle ilgilenmesi, ülkem hakkında bir şeyler bilmesi hoşuma gitmişti. Daha önce ülkemin nerede olduğunu bile bilmeyen insanlarla karşılaşmıştım. Anlayabileceğim şekilde yavaş konuşuyor, kendi hakkında da bir sürü şey anlatıyordu. Yedi kız kardeşten biri ve ikizi olduğunu, babasının yazar olduğunu, yıllar önce onları terk ettiğini ve daha birçok şey öğrendim. Ayrılırken telefon numaralarımızı da alarak, güzel bir dostluğun temellerini atmıştık.

Sonra çok görüşmelerimiz oldu ve hep o partide neden bir fotoğrafımızın çekilmediğine hayıflanıp durduk. Davet eden arkadaş bana ve Joanna'ya kostüm partisi olduğunu söylemeyi unutmuş ya da biz anlamamıştık. Böyle bir fotoğraf olsaydı, herkesin birbirinden ilginç kostümlerle geldiği o partide seksenli yılların giysileri içinde kıvırcık saçlarıyla gülümseyen iki kişi görecektik.


13 Eylül 2007 Perşembe

Ocak Şubat Maaaart

Kısa süren çocukluk yazlarımın en büyük sevdası denize gitmekti. Neredeyse her günümü denize gitmenin olanaklarını yaratarak geçirirdim. Mahalledeki erkek çocuklar, araba lastiklerinden yapılmış can simitlerini omuzlarına atıp, bir şort ve bir havlu ile denize giderken, bizler yalnız gidemezdik. Bizi denize götürecek bir büyük bulmak zorundaydık. Şanslı olduğumuz günlerde ya annem ya da mahalleli bir kadınla denize yollanırdık.

Deniz öncesi uzun hazırlıklar yapılır, yanımıza domates, salatalık, meyve, peynir, fırından yeni çıkmış taze ekmek, hatta tuzlu balık bile alırdık. Deniz kenarına varır varmaz azıkları gölgeye bırakır, kendimizi denize atardık. Topumuz varsa deniz topu, yoksa kaydırak, omuzdan atlama, dibe dalma gibi oyunlar oynardık. Ben en çok el ele verip, halka oluşturup ‘Ocak, Şubat, Mart, denizin dibine bat’ diyerek hep beraber suya dalmamızı severdim. Su altında en uzun süre kalan oyunu kazanırdı. Oyunu kimin kazandığı umurumuz da olmaz, dibe daldığımızda çıkardığımız bir avuç kumu yüzümüze gözümüze sürer ya da birbirimize atarak eğlenirdik. Sevinç çığlıklarımız denizde dalga olurdu.

O günkü dalışımda aldığım kumla birlikte elime ufak bir cisim gelmiş, baktığımda bunun taşlı bir altın yüzük olduğunu fark etmiştim. Arkadaşlarıma gösterdiğimde herkes kafasına göre yorum yapmış, annem de bu yorumlara ‘sahibini bulmalıyız’ diyerek bir son vermişti.

Kasabamızın çeşitli yerlerine konulmuş hoparlörlerden düğün, vefat, alım, satım, kayıp gibi ilanlar yapılırdı. Pazarın kurulduğu Cuma günleri kalabalıklaşan şehrimiz de kaybolan kuzenim de bu yolla bulunmuştu. Ertesi gün yüzüğün ilanı verildi. Babamdan öğrendiğime göre çok kişi “yüzük benim” demiş. Hiç kimsenin tarifi uymayınca, yüzüğün denizdeki özgürlüğü kasaba karakolunun kayıp eşya kutusunda son bulmuş, bizde yüzüğü unutmuştuk.

Aradan geçen zaman içinde, kasabayı ziyaret eden bir aile, bu hikayeyi duymuş. Yaptıkları tarifle, karakoldaki yüzüğün kaybedilen yüzük olduğu anlaşılınca çok sevinmişler, bulan kişiyle tanışmak istemişler. Biz de gittik.

1956 yılındaki büyük yangında kül olan eski ahşap evlerin yerini, iki katlı önü arkası bahçeli betonarme yangın evleri almıştı. Kaldıkları pansiyon bu evlerin olduğu mevkideydi. Bizi pansiyonun çiçek kokan asmalı bahçesinde karşıladılar. Annemin arkasından çekinerek girdiğim kalabalıkta gözlerin üstümde olması beni rahatsız etmişti. Birkaç kişiyle tanışıp tokalaştıktan sonra yüzüğün sahibinin oturduğu sedire götürüldüm. Derin kırışıklarla dolu yüzündeki huzurlu ifadeyi görünce rahatlamıştım. Kasabada o yaştaki kadınlar başlarını bağladıkları halde onunki açıktı. Gümüş rengi saçları giydiği siyah elbisesiyle çok farklıydı. O yıllarda eşlerini kaybeden Rum kadınlarının, hangi yaşta olursa olsun, sadece siyah giydiklerini bilmiyordum.

Beni görünce yerinden kalkmaya yeltendi ama olmadı. Elimden tutarak nerden bulduğuna şaşırdığım bir güçle beni kendine doğru çekerek yanına oturttu. Derin mavi gözleriyle bir süre yüzüme baktıktan sonra, titrek bir sesle yüzüğü nasıl bulduğumu sordu. Bir çırpıda anlattım. O da beni fazla merakta bırakmayıp kendi hikayesini anlatmaya başladı. Kasabanın eski yerlilerinden Rum bir ailenin kızıymış. Yıllar önce kasabımızı terk etmek zorunda kalmışlar. Yüzük de ona eşinin armağanıymış. Daha sonraki kötü günlerin de her şeyini satmak zorunda kalmış ama yüzüğe asla kimseyi dokunturtmamış. Yıllarca görmediği kasabasına iki yıl önce, onun ısrarı üzerine ailecek gelmişler. Yaşadıkları evin yandığını öğrenince çok üzülmüş, soluğu tek değişmeyen yerde, sahilde almışlar. Suyun içinde uzun süre oturmuş, iyice inceleşen parmaklarından yüzüğün kayıp gittiğini daha sonra anladığın da ise iş işten geçmiş.

Bir daha ne yüzüğü nede kasabayı tekrar göreceğini düşünmezken, bu kez torunlarının ısrarı üzerine tekrar gelmişler. İyi de etmişler, çünkü bu yüzüğe tekrar kavuşmak, onu bir anlamda çocukluk aşkına tekrar kavuşturmuş.