31 Mayıs 2007 Perşembe

İki Yaka ve Bir Köprü

Boğaz köprüsünün açıldığı yıl sınıfımızdan bir çocuk, babasıyla köprünün açılışını izlemek için İstanbul’a gitmişti. Dönüşte anlattıkları olay olmuş, günlerce konuşulmuştu. Ben de herkes gibi bu şehri görme hayalleri kurmuştum.

Sonunda hayallerim gerçekleşmişti. Beni ve arkadaşım Ayşe'yi İstanbul’a getiren otobüs, anlatılanlardan ve fotoğraflardan tanıdığım şehir içinde yol almaya başlamıştı. Boğaz Köprüsü'ne vardığımızda sabahın olmasına az bir zaman kalmıştı ama Ayşe ve ben uyumamış etrafı görebilmek için cama yapışmıştık. Deniz esrarengiz güzel, siyaha vuran ışıltılarla doluydu. Her iki yakadaki şehir ışıkları gözlerimizi alıyor, kalbimiz heyecandan küt küt atıyordu.

Ayşe’lerin durağına gelince okulda buluşmak üzere ayrıldık. Biz de halamlara geçtik. Yeni okuluma kayıt için amcamla Çamlıca’da ki okulun yolunu tutup, koridordaki sırada yerimizi aldık. Hemen arkamızda parlak simsiyah dalgalı saçları, koca gözleri ve uzun kirpikleri ile ince bir kız ve annesi belirdi. Kim önce merhaba dedi bilemiyorum ama biraz sonra annesi amcamla, ben de adı Sevda olan bu kızla derin konuşmalara daldık. Sevda ile sıradaki bu yerimizi gelecek üç yıl boyunca hep koruyacak, yatakhanede, yemekhanede, kopya çekimlerinde, gülme krizlerinde beraber olacaktık.

Yatılı okula başladıktan kısa bir süre sonra kaynaşmalar olmuş, ATOS3 adında altı kişilik bir grup kurmuştuk. Ayşe ve Sevda'nın dışında Olga, Tülin ve Selin'de grup içinde yerlerini almıştı. Hafta sonları bir yolunu bulur, dışarıya çıkış izni alır, 3 numaralı otobüse binip kendimizi önce Kadıköy daha sonra İstanbul'un değişik yerlerine atardık.

Köprüye tekrar dönüşüm ise daha bir muhteşem olmuştu. O gün her zamanki gibi zorlukların üstesinden gelmiş, izinlerimizi almıştık. Önce vapurla karşıya geçip Beşiktaş'ta dolaştık. Deniz kenarında çay bahçesinde otururken dönüşte, köprüyü yürüyerek geçmeye karar verdik. Rengahenk çiçekler satan çingenelerden bir kucak dolusu kırmızı karanfil alıp aramızda bölüştük. Köprünün altına geldiğimizde 'Boğaz köprüsü inci gerdanlık, altından geçtik kahkaha attık''ı söylerken etrafımızda oluşan kalabalığın bizi gülümseyerek izlemesi coşkumuzu iyice artırdı.

O günlerde köprüye iniş çıkış, ayaklarında bulunan asansörlerle sağlanırdı. Sonra insanların kendilerini köprüden atarak intihar etmesi moda olunca köprü yaya trafiğine kapatıldı. Asansöre bindiğimizde hala sesli sesli konuşuyor büyük mutluluk dalgaları yayıyorduk etrafımıza. Asansörü bekleyen amcaya bir karanfil verip köprüye ilk adımlarımızı attık. Bizim gibi köprüyü yürüyerek geçen bir sürü insan vardı. Pırıl pırıl parlayan güneşe daha yakınlaşmış, geçen vapurlardan, her iki yakadaki bina ve ağaçlardan iyice uzaklaşmıştık. Bir masalın kahramanları gibi şarkılar söyleyerek, sek sek yaparak yürüyor, zaman zaman korkulukların kenarında durup eşsiz manzarayı seyrediyorduk. Boğazın o kendine özgü laciverdimsi mavisi gözlerimizi kamaştırıyordu. Elimizdeki karanfilleri yanımız sıra yürüyen sevgililere, yaşlı çiftlere veriyor, adeta mutluluk dağıtıyorduk.

Köprünün orta yerine geldiğimizde Avrupa yakasını Asya'dan ayıran kırmızı çizgiyi görünce heyecanımız doruk noktasına ulaşmıştı. Elele tutuşup bizi Asya kıtasına götürecek adımı hep beraber atıp Asya'ya geçiverdik. Olga daha Avrupa'ya doyamadığını söyleyince, hadi bir Avrupa yapalım deyip çizgiyi tekrar geçtik. İki kıta arasında bu kadar kolay geçişin olması bizi büyülemişti.

Okula döndüğümüzde hepimiz günlüklerimize sarılmış o muhteşem günün güzellik ve kahkalarını kelimelere dökmeye başlamıştık. Kelimelerin o kadar kaygısız, o kadar heyecan ve coşkuyla geçen bir bahar gününü anlatabilmesi mümkün değildi. Yıllar sonra tekrar bir araya gelsek, yılda bir kere köprüden koşarak geçilmesine olanak tanıyan Avrasya Maratonu'na kırmızı karanfillerimizle katılsak, aynı coşkuyu yakalamamız mümkün olur mu?

24 Mayıs 2007 Perşembe

BEKLE BENİ İSTANBUL

Hiç düşünmeden kendimi sınava yazdırıyorum. Bir büyü altındayım sanki. Yazgım olan bir şeyi yaparcasına formları doldurup teslim ediyorum sınıf hocamıza. Kimseden izin almak aklıma bile gelmiyor. Sınav için özel bir hazırlık da yapmıyorum, yap diyen kimse de olmuyor.

Sınav öncesi annem beni Sinop'a götürüyor. Büyük şehre gelmenin heyecanı ile yürüyorum sokaklarda. Tüm görüntüleri kare kare kaydediyorum hafızama. Garajda indiğimiz yer yarımadanın en ince noktası. Yolun iki tarafı deniz. Karşımda Sabahattin Ali'nin “Aldırma Gönül"ünü yazdığı Sinop Cezaevi'nin kalın duvarları. Duvara vuran dalga seslerini duyar gibi oluyorum. Uzaklarda burnun ucundaki yüksek ağaçlıklı arazide birkaç büyük yapı dikkatimi çekiyor. Annem oranın radar olduğunu Amerika'lılara ait olduğunu söylüyor. Dediğinden hiç bir şey anlamıyorum ama ordaki Amerika'lıları da hayal etmeden duramıyorum. Daha sonra onun Elektormanyetik İzleme Merkezi olduğunu, soğuk savaş döneminde Sovyetler'i dinlemek için kurulduğunu öğreniyorum.

Kim bilir bir daha ne zaman gelirim bu şehre diye düşünmedenedemiyorum. Bundan önce çok küçükken babamla gelmiştik. Tatlıcı Hasan'ın bana verdiği içi şeker dolu küçük sepeti hatırlıyorum. Annemin de hafızasında yer etmiş ki, oradan geçerken hatırlatıyor bana. İçeri girip merhaba diyoruz, yine bir sürü pembe, beyaz şekerlerim oluyor, ama bu sefer şekerden yapılmış bir sepet içinde değil. Nede olsa büyük bir kız olmuştum artık.

Ertesi gün sınava giriyorum. Oradaki en büyük heyecanım olan şekerlerimle dönüyorum kasabama. Sonra da sınava dair ne varsa unutuyorum.

Sınavı yapanlar beni unutmuyor. Bir kaç ay sonra Sinop Öğretmen Okulu'nun yatılı bölümünü kazandığım haberi geliyor. Bu sefer amcamla gidiyoruz. Beni okula kaydetip, yatakhaneye yerleştirdikten sonra amcam dönüyor kasabamıza. İşte o zaman kavrıyorum ne yaptığımı. Her fırsatta ağlayan bir öğrenci modeline dönüşüyorum. Sınıfta, yatakhanede, yemekte, bahçede, olabileceğimiz her mekan da yaşlar sicim gibi akıyor gözlerimden.

Bir hafta geçiyor ağlamakla. Beni ve kasabamdan arkadaşım Ayşe'yi müdür odasına çağırıyorlar haftanın sonunda. Biz aslında başka bir okulu da kazanmışız ama sonuçlar yeni gelmiş. İstersek o okula da gidebilirmişiz. Hiç düşünmeden eveti basıyorum. Yeni okulun nerede olduğu umurumda değil. Oraya gitmeden önce eve gitmek var işin içinde. Annemi, babamı, kardeşimi tekrar göreceğimi düşünüyorum ve sadece buna odaklanıyorum.

Yarım saatlik bir yolculuktan sonra bizimkilere tekrar kavuşmanın mutluluğuna erişiyorum. Durum anlaşılıyor ki biz İstanbul'da yatılı bir kız lisesini kazanmışız. Bu sefer de İstanbul hazırlıklarımız başlıyor ve sonunda amcam, Ayşe ve babası çıkıyoruz İstanbul yoluna.

İşte bu yolculuk beni heyecanlandırıyor. Otobüse bindiğimizde tek düşündüğüm şey hep şanslı başkalarının gittiği o büyülü şehrin kucaklarını açıp beni beklediği oluyor.

16 Mayıs 2007 Çarşamba

Nene Hatun'un Gururlu Kızı

Pazar günü, dısarda gene muhteşem bir hava. Gecen hafta Tasdelen’de yapılan piknik çok iyi gelmişti ama piknik arkadaşlarım yoğun bu Pazar. Şubat ayında gittiğim poşet cay bahçesine gidiyorum bende. Havalar ısınınca poşetler kalkmış. Orda oturmuyoruz. Moda burnuna doğru yürüyoruz. Sol tarafta çatısız, artık kullanılmayan bina dikkatimizi çekiyor. Moda'daki en güzel İstanbul manzarasını gören bu binanın bir zamanlar özenerek yapıldığı, hala ayakta kalmayı başaran duvarlarından, mimari tarzından, güzel bahçesinden belli.

Hiç düşünmeden kendimi sınava yazdırıyorum. Bir büyü altındayım sanki. Yazgım olan bir şeyi yaparcasına formları doldurup teslim ediyorum sınıf hocamıza. Kimseden izin almak aklıma bile gelmiyor. Sınav için özel bir hazırlık da yapmıyorum, yap diyen kimse de olmuyor.

Hemen soru işaretleri dolduruyor kafamızı. Zamanında bu kadar çok sevilmiş bir ev nasıl yalnızlığa terk edilmiş. Artık sevilmez olmuş. Oralı olduğu belli ve dünyada gördüğüm en güzel bir çift göze sahip şahısa soruyoruz, biliyor mu bu terk edilmişliğin nedenini diye. Güzel gözlü 16 yıldır orada oturduğunu ve binanın hep bu durumda olduğunu soyluyor. Bildiği kadarıyla artık bir vakıfın malıymış.

Binanın çevresi tahta çitlerle korunmuş. Çitlerin kenarından içerisini görmeye çalışırken binanın şimdiki sahipleri ortaya çıkıyor. Günlerce süren can sıkıntılarına çare olarak bu iki yabancı gelmiş diye düşünebilir havlamayı duyanlar. Çit o kadar yüksek değil ve altında, ortasında bir sürü boşluk var. Her ne kadar kopekleri çok sevsem de üstüme havlayarak gelmeleri, binanın karsısındaki kaldırımda soluğu almama neden oluyor.

Daha sonra internette yaptığım araştırmalar bu ev hakkında hiç bir ipucu vermiyor. Başka konulara girmeme neden oluyor ama. Evin olduğu yer Nene Hatun Sokağı. Nene Hatun hakkında okumaya dalıyorum.

Erzurum’luymus. 1877 Osmanlı-Rus Savaş’ında kahramanlığı dillere destan olmuş. Sonra AKP’nin seçim gezisine, onun memleketinden, anneler günü olan bir hafta sonu vatandaşlara 60 bin adet Türk bayrağı dağıtarak başlaması geliyor aklıma. Diğer yandan anneler gününde annelerini alıp İzmir’i gelincik tarlalarına çevirenleri düşünüyorum.

Memleketim bir hafta sonunu daha dolu dolu yasadı. Mitingler, Erovizyon şarkı yarışmasındaki 4.cülük, Fenerbahçe’nin şampiyonluğu ilan etmesi. Gerçekten çok şeyler oluyor bugünlerde diye düşünerek ev hakkında hiç bir şey bulamadan araştırmama ara veriyorum. Nerden nereye iste. Kendi annemi anneler günü için arayamadan onun beni araması geliyor aklıma. Canım sıkılıyor artık düşünmeyeyim diyorum.

Evin gönüllü olarak terk edilmesine içim razı gelmiyor. Sonra Moda’da arkadaşım Gül için ev ararken bir zamanlar büyük bir Ermeni nüfus barındırdığını öğrendiğimi hatırlıyorum. Belki de evin sahipleri Ermeni idiler ve bırakıp gitmek zorunda kaldılar diyorum.

Çatısız, sıvasız ve camsız da olsa tüm onuru ile ayakta kalan bir ev olarak hatırlayacağım seni Nene Hatun’un gururlu kızı. Bizi biz yapan değerlerimizle ayakta kalabilmek güzel bir şey olsa gerek.

15 Mayıs 2007 Salı

haftanın fotosu

evet sevgili okurlar, Sem'in hizmetine ilaveten benden bir hizmet sizlere!
işte haftanın fotosunda gizli kalmış diyaloğun çok çok gizli belgesini aynen yayınlıyorum:

soldaki teyze (kısaca: s.t.) : gız hatça, nereden cıhtı bu şeherli herif yine?
sağdaki sevindirik teyze (kısaca: s.s.t.) : auvvv zeyno, resmimüzü çekii!
s.t. : bah bah, alet edavata bah, sanküm film çekii!
s.s.t: aboooooov filme mü çekii? menşur mu olacaz yanü?
s.t. : huuu dellendim mü hatça? gız senin herüf keser la senü! Benü de çeşnü deyyu üzerine gaynattırır.
s.s.t: şşş begim, dur hele ben kızanları da çağıram, onlar da çıhsın resümde! ayşeee, hasooo, mahooo, diloo, meloo, çellooo, yellooo gelin laaa, resüm çekineceeez! bi de zeyno'nun dişlerini getirin haaaaaa!
s.t.: nedecem gız dişi şinci, oğluna mı alacaaaağdı beni de begensün!
s.s.t.: auvv gülersin de gız! ne boyle hügumet duvarı gibi mü bakacağcan hepden ya?
s.t. : nedecem de gülcem, peh!
s.s.t: huuu neredeee galdınız huuuuu!
s.t.: aha ya gettü fotocu herif bileeem.

10 Mayıs 2007 Perşembe

Nükleer sizin olsun Sinop bizim

O kadar protestoya rağmen AKP hükumeti sessiz sedasız nükleer enerji santrallerinin kurulmasını içeren tasarıyı, erken seçim tartışmalarının yaşandığı bu dönemde, sessiz sedasız Meclis'ten geçirerek yasalaştırdığından haberiniz var mı?

Eğer bu yasa yürürlüğe girerse özel sektör ve kamu dünyada yapılması durdurulan nükleer santralleri ülkemizde kurup işletebilecek. Her ne kadar Cumhurbaşkanının bu kanuna geçit vermeyeceğini ve bir kez daha görüşülmek üzere Meclis'e göndereceğini dair bir inanç varsa da, bu aşamaya gelinmiş olması bile canımı çok sıktı.

Hızlı tren gibi basit bir teknolojiyi beceremeyen, zehirli fabrika atıklarıyla dolu gömülü varil facialarıyla bilinen ve deprem kuşağı üzerinde olan bir ülkede kurulacak bir nükleer santral ne kadar güvenli olacaktır?


İlk santralın Sinop'ta kurulmasının planlandığını bilirsiniz. Sinop'a kurulacak santral ise sadece orayı değil tüm yurdu etkileyecektir. Çernobil'den nasıl etkilendiğimizi hatırlarsınız. Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47.9’unun nedenini kanser olarak belirlenmiş. Bildiğim kadarıyla Karadeniz bölgesinde kanserden ölümlerin son yıllarda artmasının nedeni 19
86 yılında yaşanan bu korkunç kazaya bağlanıyor.


(Rüzgar gülü)

Potansiyel nükleer kazalar ve atıklar hepimiz için büyük tehlikeler oluşturuyor. Bu tehlikeler nükleer yerine ülkemizin sahip olduğu güneş, rüzgar, su, jeotermal ve bio-kütle kaynaklarının kullanımı ile ortadan kaldırılabilir. Peki o zaman niye bu kadar ısrar nükleer santral için?


7 Mayıs 2007 Pazartesi

Yasar Kemal’in Binboğalar Efsanesi’nde okumuştum. 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece Hızır ve İlyas peygamberler birleşerek yeryüzüne inermiş. Bu birleşme anında tüm akarsular durur ve bir anlığına her şey sessizliğe bürünürmüş. O anı sadece yüreği temiz insanlar fark edebilir, ne dilerlerse kabul olurmuş. Baharın başlangıcı olan bu günü halkımız da Hıdırellez olarak kutlarmış.

Eminim hepimizin yörelerimize göre değişik hıdrellez gelenekleri, inanışları ve kutlamaları vardır. Benim bu yılki kutlamam İstanbul usulü oldu. Ahırkapı’daki Hıdırellez şenliklerinde bir güzel şenlendim. Ahırkapı Sultanahmet’in deniz tarafında yani Cankurtaran'da bir sokağın adı. Şenlikler bu semtin sokaklarında yapılıyor.

Şenlik alanına girdiğinizde sizi inanılmaz bir renk cümbüşü karşılıyor. Her sokak renk renk kumaş ve balonlarla donatılmıştı. Birde buna Romanların renkleri eklenince tam bir karnavala geldiğinizi hissediyorsunuz. Tıpkı Londra’daki sokak karnavalları tadında.

Sokakların iki tarafında yiyecek satıcıları sıra sıra dizilmişti. Dönerci, kokoreççi, pilavcı, köfteci, balık-ekmekçi, midye dolmacı, börekçi, baklavacı, dondurmacı, kuruyemişçi vs. Hamsi pilavı bile vardı. Yalnız her şey kuponla satılıyordu. Bizde kuponlarımızı alıp abur cuburla karnımızı doyurup, biralarımızı içtik. Atmosfer o kadar iyiydi ki arkadaş bir bira ile kafayı buldu.

Şenliklere damgasını vuranlar allı morlu yeşilli kıyafetleriyle Roman çalgıcılarıydı. Klarnet, saksafon, akordeon, darbuka ve davuldan nasıl bu kadar güzel, bu kadar canlı, bu kadar eğlenceli müzik çıkar diye hayretler içinde baka kalıyorsun. Olay sadece bu kadar güzel çalma değil, çalarken bu kadar eğlenme ve eğlendirebilme olayı. Dünyada bunu yalnız siyahların yaptığına inanırdım ama ne kadar yanıldığımı sevinerek gördüm. Hemen herkes, fareli köyün kavalcısını bulmuşta peşinde gidiyormuş gibi onları takip ediyorlardı. Zaman zaman müziğe kendini kaptırıp göbek atanlar, oynayanlarda vardı.

Keşke herkes çalgıcıların bu havasına, oynayanların ritmine tamamen uyabilse, kendilerini müziğe bırakıp özgürce dans edebilseydi. Böyle kişilerde vardı ama azınlıktaydı. Bende o yüzden doya doya dans edemedim. Ama çevremde gülen, eğlenen, yiyen ve içen insanlar görmek inanılmaz keyifliydi.

Eğlenen insanlara birde fotoğrafçıları ve bunlara poz vermek için özel giyinmiş, süslenmiş Roman çocuklarını eklemeliyim. Bir fotoğrafçı için inanılmaz renkli bir yerdi o gün Ahırkapı. Yüzlerce hatta binlerce fotoğraf çekildiğini gördüm.

Şenliğin en kalabalık yerleri ise dilek iletilen yerlerdi. Köşedeki bir binadan iki taraflı sarkıtılan iplere bağlanan dilekler görülesi bir manzara oluşturuyordu. Bu iplere bağlı renkli kumaşlar binlerce umudun temsilcisi gibi sallanıyordu. İş, para, sağlık ve eş dileklerinin yanı sıra Seda Sayan’dan göz ameliyatı için yardım isteyenler bile vardı. Umarım yazılan dileklerin hepsi gerçek olur.

Ahırkapı’daki eski evler ile burada yaşayan insanlardan da çok etkilendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Modernleştirilmiş ve otel olarak kullanılan binaların arasında kalan bir sürü ev ayakta durmaya çalışıyordu. Evler gibi burada yaşayan insanların da, İstanbul’un hatta dünyanın değişimine kafa tutar bir halleri vardı.

Ahırkapı’ya gitmek için arkadaşla Eminönü vapur iskelesinde buluştuğumuzda etrafımdaki yüzlerce polis dikkatimi çekmişti. Senliklerin ortasında bu aklıma geliyor ve arkadaşa nedenini soruyorum. O da 6 Mayıs’ın Deniz Gezmiş’lerin asıldığı gün olduğunu hatırlatıyor. 35 yıl önce, hem de baharın başlangıcı olan böyle bir günde, bu ülke üç tane fidanına nasıl kıymış. Aklım bir türlü almıyor, senlikler sırasında bu aklıma gelip gelip duruyor.

4 Mayıs 2007 Cuma

selam ey faniler!

Sem muhteşem yazılarımın etkisinde kalınca, ne olur benim bloga da yaz, aklıma bir şey gelmiyor, okuyucuların kaçması yakındır diye geldi ağladı, dayanamadım elbet. İyi bir arkadaşı kırmak blogçuluğa yakışmaz dedim ve kolları sıvadım.

Lakin henüz bu sabah Ankara'ya ayak bastım ve ayağımın tozuyla kendi bloguma ilk başkent havadisimi bildirdim. Onun dışında, tabii gece boyunca mis kokulu bir trende (ayakkabısını çıkaranı mı ararsınız, çaktırmadan fosuranını mı, ya da belli ki cırcır olup boyna tuvalete koşturup cart curt o gürültülü pulman kapısını açanı mı!) yolculuk etmek dışında bir şey yaşamadım. Ama gelmişken YSK'ya ve Tayyip'e bir selam eylemek ya da el ense etmek lazım gelir gibi....
Yani zannediyorum yakın zamanda yazılarımdan nasibinizi alacaksınız burada.
O halde şimdilik kısaca: Merhaba!

24 Nisan 2007 Salı

Bana bir varmış, bir yokmuş deme. İçime dokunuyor. (C. Yücel)

Şubattan beri yaza yaza İstanbul’a resmen baharı getirttim. Ağaçlar, çiçekler birbirinin ardı sıra, rengaheng açıyorlar. Güzel şehrimiz renkten renge giriyor. Bu renk cümbüşüne en son katılanlar da Erguvanlar.

Evet, İstanbul'da Erguvan vakti şimdi. Boğazın her iki yakasında mavi ve yeşile o kendilerine has renkli çiçekleriyle eklenen Erguvanların birde efsanesi var. Aslında renkleri beyazmış, ta ki İsa’ya ihanet eden Yahuda kendini bu ağaca asıp intihar edene kadar. Efsane bu ya, utancından dalları bükülüp yüzü kızarmış Erguvanın.

Erguvanların keyfine varmak için fazla vaktiniz yok. Birkaç hafta içinde bir varmış bir yokmuş olacaklar. Onun için bugünü yarına bırakmayın. Atın kendinizi dışarıya, en iyisi de boğaza. Eğer İstanbul'da oturmuyorsanız üzülmeyin. Erguvan bahara hoş geldin demek için renkli bir bahane olsun. Siz de baharın mucizesini çevrenizdeki çiçeklerle kutlayın.

Boğaziçi de bu bahar
Mavi sakalına erguvanlar takmış
Sarhoş bir İskele Babası kadar
Hem delikanlı
Hem deliler gibi ihtiyar (C. Yücel)

20 Nisan 2007 Cuma

Fener maçında göz kalemimi Polis kadına nasıl kaptırdığımın hikayesidir

Aklımda maça gitmek gibi bir düşünce yoktu ama sürpriz olarak alınan biletle üç kafadar Fenerbahçe-Vestel Manisa Spor maçına gittik.

Londra dönüşüm de buralara ait olma çabası ile kendime bir takım seçeyim dediğimde, kuzenim Kadıköy’de oturuyorsun Fener’i seçersen 10 yıl üzülmezsin deyince rengimi belirlemiştim. Gerçi çocukluk yıllarında da sempatizandım ama babam Beşiktaşlı olduğu için pek aktif olamamıştım.

Önce uygun bir kıyafet bulma telaşını yaşadım. Evdeki sarı ve lacivert ne varsa onları giyerek yendim bunu. Buluşma yerimiz olan boğa heykeline giderken yollarda ki bayram havasının etkisi ile hemen maçın havasına girmeye başlamıştım.

Maçta çekirdek yemek gelenekselmiş. İçeriye sokulması da çok kolay oldu. Bence bunun asıl nedeni tüm paketi hakemin kafasına atsan kıramazsın diye olsa gerek. Girmeden önce arkadaş çantanda kesici alet yada bozuk para olmasın diye beni uyarmıştı. İlk polis kontrolüne girdiğimizde çantamda 4 kalem, 2 çakmak, 3 döner, su ve bir sürü bozuk para vardı. İkinci polis kontrolünden de geçtiğimde ise kalemlerin 2’si, su ve çakmaklar gitmişti. Polis aslında 4 kalemime el koyacaktı ama itiraz ettiğim için ikisini kurtardım. Kalemlerin yarısına el koyan mantığı anlamakta zorlanıyorum.

Biletler numaralı ama nedense herkes istediği yere oturuyor. Bizde kalenin arkasında sağ tarafta bir yere oturuyoruz. Güzel bir yer, her yere hakim olduğumu düşünüyorum.

Stadyumların içini sadece televizyondan görmeye alışkın olan ben, burayı düşündüğümden daha az ihtişamlı ve ufak buluyorum nedense. Çimenlerin dışında her şey sarı lacivert tasarlanmış. Dışarıda ki otopark işareti bile. Stadın dört bir yanındaki kocaman yazıları okuyorum:

  • Gün gördüm günler gördüm seni gördüm şad oldum
  • Bitmedi bitmeyecek bizim aşkımız
  • Burası Kadıköy buradan çıkış yok

Bir sürü elektronik renkli reklam panolarından imajlar fışkırıyor. Arkadaşlar telefon açıp yakınlarına oturdukları yeri söylüyorlar. Doğuş Otomatif panosunun altı diye. Daha sonra dikkat ediyoruz bu panodan stadın her yerinde var ve kahkalara boğuluyoruz.

Önce Vestel'li futbolcular yuh sesleri içinde sahaya geliyorlar. Koşarak tek tek seyircilere gitmelerinin nedenini sonra anlıyorum. Meğer FB’li taraftarlara renkli kağıtlara sarılı mesir macunu atıyorlarmış. Bunu gurur meselesi yapan bir taraftarın “kendin ye” diyerek tekrar sahaya fırlatmasına gülüyorum. Sonra FB’li futbolcular da geliyorlar. Şimdilik sadece ısınma hareketleri için çıkılmış sahaya. Koşuşturup duruyorlar. Fenerli futbolcular tek tek tribünlerin önüne gelip selamlıyor bizleri. Bizde onlara İspanyollar gibi ole ole ole diyoruz.

Seyirci durup durup sloganlar atıyor, maç başlamamış olmasına rağmen büyük bir heyecan var. Atmosferden etkilenmemek mümkün değil. Böyle büyük bir organizasyonun parçası olmak sarhoş edici. Yığınların afyonu meselesini kavrayıveriyorum birden.

Maç kadar maçı seyredenler de ilgimi çekiyor ve bol bol resim çekiyorum. Ucuz tribünde olduğumuzdan olsa gerek çevremdekilerin saç kesimleri, kıyafetleri, elleri, yüzleri, konuşmaları pek de varlıklı bir kesime ait olmadıklarını söylüyor bana. Fener tutkuları ise her hallerinden belli oluyor.

Çevremdekiler bana doğru konuşuyor. Bense testosteronun bol olduğu bu ortamda sayılı hatunlardan biri olarak samimi olmaya korkuyorum. Cevapları geçiştiriyorum ama onlar yorumlarını benle paylaşmaya devam ediyor.

İstiklal marşı ve okul gezisinde kaybettiğimiz çocuklara saygı duruşundan sonra maç başlıyor. Birinci yarıda ki heyecan, golün gelmemesi ile yavaş yavaş sönüyor ve yerini hakem, Zico ve oyunculara yönelen küfürlere bırakıyor. Dikkat ediyorum benle konuşan ön ve yan tarafımdakiler küfür etmiyor. Küfürler daha çok kişisel kontak kurmadığımız arka taraftan geliyor. Bu hoşuma gidiyor.

Tuncay oyun boyunca o kadar koşuyor ki, bu çabası için ona bir gol hediye edebilmeyi çok isterdim. Ama ne o atabildi ne de ben. O çok sevdiğim Alex’e gelince maç boyunca yerinde saydığı için tüm saygımı yitiriyorum kendisine.

Bir gol atılsa şampiyonluğun nerdeyse garantileneceği bu maç golsüz bitiyor. Halbuki hep o bahsettikleri bu stada özgü gooooool sesini duymayı ne kadar da istemiştim.

Görevli siyah labrador köpeği, maçı oyunculara sırtı dönük seyreden polisler, stadın ısıtma sistemi gibi anlatacak daha çok şey var ama yazıyı fazla uzatmak istemiyorum. Yalnız bir uyarım var. Dışarı çıkmak için kalabalığın dağılmasını beklerseniz iyi edersiniz. Aksi takdirde istemediğiniz bir samimiyet havası içinde dışarı çıkmak zorunda kalırsınız.

Sonradan anlıyorum ki Polis kadının aldığı kalemlerden biri Dior Göz Kalemimmiş.

18 Nisan 2007 Çarşamba

Zibirix ve babasına

1997 yılında yüksek lisans tezimi hazırladığım dönem. Hiçbir problem yaşamadığım bilgisayarım o gün çöküyor ve tüm çalışmamı yitiriyorum. Zaten bir önceki gece babamla ilgili kötü bir rüya görmüşüm, buda eklenince tarifsiz bir sıkıntıya giriyorum. Frank hadi gel seni Highgate Parkta yürüyüşe götüreyim diyor. Sonbaharın bakır renkleri ve güneşi iyi geliyor ama sıkıntımı geçirmiyor.

Eve döndüğümde kötü haberi alıyorum. Babam felç geçirmiş, durumu kötüymüş ve hastanedeymiş.

Bizimkilerin huyunu çok iyi biliyorum. Babaannemi Şubat ayında kaybetmiştik. Benim haberim ise yazın memlekete gidince olmuştu. Onun için babamı tamamen kaybettiğimi düşünüyorum ve ağlama nöbetine giriyorum. Hayatta o ana kadar yaşadığım hiç bir şeyin beni o kadar acıtmadığını hissediyorum.

O günkü Türkiye seferlerini kaçırdığım için ancak bir sonraki güne bilet alabiliyorum. Aklımda hep babama söyleyemediklerim ve beraber yaşayamadıklarımız; keşke, keşke ve keşkeler var.

Önce İstanbul, oradan kuzenlerin de katılımıyla Samsun. O mavi pijamaları içinde yatağında gördüğüm halini unutmam mümkün değil. Beni görünce gözlerinin ışıldadığını, bana bir şeyler söylemeye çalıştığını hissediyorum ama kelimeler çıkmıyor. Çıkmasın ben anlıyorum, beni gördüğü için çok mutlu.

Bazen insanın hayatı bir günde tamamen değişir. Babamın da öyle oldu işte. Önce çoğu fiziksel işlevlerini kaybetti sonra inatçılığı sayesinde çoğunu yeniden kazandı. Aksi bir adamdı, daha bir aksi oldu. Onu büyüdüğüm evde, o her zamanki aksi haliyle düşünmek bana mutluluk veriyor.

Bunları tekrar düşünmeme neden Arkadaşım Zibirix’in babasını dün kaybetmesi oldu. Ne kadar büyük bir acı içinde olabileceğini tahmin edebiliyorum. Biz seni çok seviyoruz Zibirix ve acını paylaşıyoruz.

15 Nisan 2007 Pazar

Haftanın resimleri üzerine

Hafta sonu kardeş hala burada ve onun için yapılacak bir atraksiyon bulma adına Ümraniye'de dünyaca ünlü bir ayakkabı markasının satış mağazasına gidiyoruz.
Evleri yaparken yolları da aynı hızla yapmayı ihmal eden belediye yüzünden mağazayı bulmamız biraz zaman alıyor. Olsun, bu da bana bir kaç resim çekme şansı veriyor. Satış mağazası ise kadın ayakkabıları yönünden tam bir hayal kırıklığı oluyor. Rengaheng erkek ayakkabılarını görünce içimiz açılıyor ve sizinle paylaşmak istiyorum. Kardeş ayakkabıları gördüğümüz günün akşamı evine dönüyor. Çok da alışmıştık üzüldük.




11 Nisan 2007 Çarşamba

Kadıköy’de bir heykel

Bir süredir yazmadığımı fark ettiniz. Bende bunun farkında olmama rağmen, memleketten gelen kardeşimle ilgilenmek adına sizleri ihmal ettim. Aslında pek de ihmal olmadı çünkü resimlerle ifade ettim kendimi. Ama o kadar emek verip resmini çektiğim duvar yazısı ile ilgili yorum yapmadınız ya buna sasırdım işte. Umarım en azından bunun nedeni hakkında bir açıklamanız vardır.

Size Rodi ile ilgili bir haberim var. Bir kaç haftadır Kadıköy çarsıda gördüğüm ve bir anlam veremediğim taşların heykel altı taşları olduğunu keşfetmiş bulunmaktayım. Meğer Kadıköy Belediyesi çarşıyı canlandırma çalışmalarının bir parçası olarak bir heykel trası görevlendirmişler. Yapılan ve bu taşların üzerine konulan heykellerden biri de bizim Rodi’nin heykeli (Rodinin değil).


Kadıköy Belediyesi halkın günlük olarak kullandığı alanları sanatla canlandırmaya karar vermiş. Bölgenin geçmişi ve bugünü ile ilgili konu ve kişiler hakkında heykeller yaptırmış. Şimdilik bir timsah heykeli ile Rodi’nin ki var. Diğerlerini de merakla bekliyoruz.

Hey sevgili okurlarım, Rodi’yi hep beraber nasıl meşhur ettik görüyorsunuz değil mi?

Ek:
Genel istek üzerine timsahı araştırayım diyorum ve gene Sunay Akın çıkıyor karşıma. Sunay’cım İstanbul ile bilgilerin yararlı da bu kadar çok karşıma çıkmasan diyorum.

Sunay Strabon’un İstanbul’da timsah gördüğünü doğrulamakla kalmıyor sevgili okurum Onur’un Pınar diye bahsettiği yerin Kalamış Koyu olduğunu belirtiyor. Halbuki ben bu timsahları Kurbağalı Dere’de hayal etmiştim. Koskoca Strabon bu konuda yalan yazacak değil ya deyip bunu kabuleniyorum.

Trabzon’daki Ayasofya Kilise’nin doğuya bakan duvarında kesici bir aletle çizilen gemi resimleri varmış. Gemi mimarisinin tarihi konusunda uzman bir Amerikalı biliminsanı yaptığı çalışma sonunda, gemi resimlerinin Akdeniz uygarlıklarına ait olduğunu ve de doğru olarak çizildiğini söylemiş. Resimlerden biri de, Mısır kalyonu imiş. Aman sakın Mısır kalyonuyla da ilgili yaz demeyin Levent Kalyonu ile kalyoncu günlerimi noktaladım ben.

Mısırlı denizcilerin tarihi incelendiğinde uğradıkları her kıyıya kutsal saydıkları timsah yumurtalarını bıraktıkları görülürmüş. Strabon’un gördüğü timsahlarda, o yumurtalardan çıkan timsahlarmış. Trabzon limanına giden bir Mısır kalyonunun İstanbul’dan geçerken, Kalamış’ta bir tatlı huzur almadan geçemiyeceği düşünülürse efsane doğrulanmış oluyor. Huzurdan sonra yumurtaları koya salıp, bekle bizi Trabzon yapmışlar işte.

Zibirix dün akşam Bronz Rodi'nin tepesinde midye dolmacının oturduğunu görmüş, neredeyse adama kışt, ne oturuyorsun Sem'in Rodi'sinin üzerinde diyecekmiş. Sağol bu duyarlılığın için ama sanat ve hayatın içice olması hoşuma gitti. Bu yazıyı okuyacak Ori'nin tepkisini ise şimdiden merak ediyorum. Timsah yumurtası hikayesi yazar mı dersiniz?

Başka sorusu olan yoktur umarım.

Not: Banu'nun resmini kaldırmak zorunda kaldığım için çok üzgünüm, çok alışmıştım, yakışıvermişti o köşeye.

1 Nisan 2007 Pazar

Pulsuz bir zarf gibisin, üstünde adresi..

..evde kaldın, n'aber Kız Kulesi... (Sunay Akın)

Cumartesi günü Mavi Gözlü Dev filmini görmeye niyetleniyorum ama evdekiler biz gördük hiç iyi değildi deyince Mutluluk filmini göreyim diyorum. Benim gibi bir sürü insan da aynı kararı vermiş olacak ki onu da göremeden, elimde Dondurmam Kaymak filmiyle eve dönüyorum. Daha önce görmüş olmama rağmen, kaçırdığım ayrıntıları yakalamanın zevkiyle izliyorum bu tatlı filmi.

Pazar günü Salacak sahiline çay içmeye gidiyorum. O an bunun mavi gözlü devle olan bağlantısının farkında bile değilim. Sahilde tam 1 Nisan havası var, biraz güneşli, biraz rüzgarlı, biraz kalabalık.

Boğazın hakimi martılar, deniz kenarında ki ördekler, kazlar, tavuk ve horozlar, kediler yürürken sık sık durmama neden oluyorlar. Kız Kulesi'ne yaklaştıkça insan kalabalığının arttığını görüyorum. Bu sahil acayip bir şekilde halkımızın istilasına uğramış. Sevgilisini, şunu nu bununu alan buraya gelmiş. En çokta başı bağlı sevgililerini öpmeye çalışan delikanlılar dikkatimi çekiyor. Bu iş için neden herkesin gelip geçtiği bir mekan seçilmiştir anlamakta güçlük çekiyorum.

Ertha Kitt’in dünyaya meşhur ettiği şarkıdaki katibi, onun sediresini, çamur olan eteğini düşünüyorum, hatta mırıldanıyorum. Kız kulesinin efsaneleri geliyor aklıma.

İster istemez öğrencilik yıllarımın Salacağına gidiyor aklım. Sahil daha trafiğe açılmamış. Kahvesine geldiğimde gördüğüm arkadaşlar, çay, sohbet, sigara üçlüsüyle geçen zamanları düşünüyorum. Kahvenin yerinde simdi çimenler var, tanıdık yüzler kaybolmuş.

Sonra Londra’dan tatile gelişlerimi hatırlıyorum. Deniz kenarındaki büyük kayaların üzerinde oturup bira içip, şarkı söylüyoruz. Herhalde bunu geç saatlere kadar devam ettiriyoruz ve birileri bizi şikayet ediyor ki, Polis gelip kimlik soruyor. Kimlikle dolaşılması gerektiğini unutan ben zor dakikalar geçiriyorum. Neyse ki bir yolu bulunuyor da karakolu ziyaret etmiyorum.

Daha sonra Londra’ya dönmeden önceki birkaç saatimi geçirdiğim mekan oluyor Salacak. Çayımı yudumlayıp eski İstanbul’u seyrederken arkadaşım Emel’e, yaw gitmesem ne olacak diyorum. Bileti yırtsam ve sonsuza kadar bu sahilde otursam. Tabi bileti yırtamıyorum, tüm manzarayı güzellikleri içime gömüp havaalanının yolunu tutuyorum.

Artık beni Salacak’tan ayıracak havaalanı yok. İstediğim an buraya gelebilmenin özgürlüğü beni buraya daha az getiriyor galiba. Sonra ana dönüyorum, kulesinin tam karşısında denize iple atılan bir sürü rengarenk balonları görüyorum. Tüfeklere nişan tahtası oluyor bu balonlar, 12 vuruş 2,5 YTL. Nişan olmanın dışında denizi renklendirmeleri hoşuma gidiyor.

Duyduğuma göre Kız Kulesi 50 yıllığına Hamoğlu’na kiralanmış. Ortaköy ve Salacak’tan düzenlenen motor seferleriyle kucaklarını ziyaretçi akınlarına açmak zorunda kalmış kızımız. Bu kuleyi hep bir sahilden görmeye alışkın bana ters geliyor bu sefere katılmak. Herhalde bu kadar ticarileşmesi, bir ürün haline gelmesi hoşuma gitmiyor. Bu turlar efsanelerin kızının büyüsünü bozuyor sanki.

Günümü anlattığım da, arkadaşım Nazım Hikmet'in büyükbabasının hikayesini anlatıyor. 1827 yılında Almanya’da doğan Karl Detroit miço olarak çalıştığı gemi ile İstanbul’a geliyor 12 yaşında. Gemi İstanbul’a geldiğinde denize atlayıp Kız Kule’sine sığınıyor. Daha sonra Harbiye’de okutulan bu çocuk Mehmet Ali Paşa olup 1878 yılında imzalanan Berlin antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biri olur. Sonu linçe giden uzun bir hikayesi var. Ama benim bugün öğrendiğim bu kişinin Nazım Hikmet’in dedesi olması.

Kız Kulesi’ne sığınan dedeli bir hikaye hoşuma gidiyor.

25 Mart 2007 Pazar

Epi Börthdey Gazın!

Bugünlerde uzaklardan haber almanın bir sürü yolu var. Haberi anında almanın da imkanları. Bunun hep böyle olmadığı dönemleri hatırlıyorum. Yatılı okuduğum yıllar mesela. Memleketten haberler mektupla, şehirler arası telefonla, ara sıra da ziyaretçilerle gelirdi o zamanlar.

Mektuplar önce asker mektubu gibi görevliler tarafından okunur, 'Görülmüştür' diye damgalanırdı. Daha sonra da tek tek isimlerimiz çağrılarak teslim edilirdi. Bizde ismimiz söylenecek mi diye heyecanlanır, kendimize mektup gelmediyse fazla da dert etmez, başkalarının haberleri ile sevinir ya da üzülürdük.

Görülmemiş mektup almak istiyorsak bunun çaresini de bulmuştuk. Okulun karşısındaki ufak postaneye postrestran servisiyle getirtirdik mektuplarımızı. Hafta sonları dışarı çıktığımızda heyecanla bu postaneye koşar, parasını öder, alırdık mektupları. Bunlar daha büyük bir heyecanla okunan türde mektuplardı.

Dışardan gelen telefonlar da hayatımıza renk katardı. Telefon okulun girişindeki kulübedeki santrale gelir, girişteki görevliler tarafından anons edilirdi. Türkçeleri pek düzgün olmayan bu görevliler isimlerimizi en bozuk haliyle anons ederdi. ‘Zem Arika, Zem Arika, delefonun geldi, gapıya gel’. Bu anonslardan zaman zaman gülme krizlerine girdiğimiz olurdu. İsmi anons edilen kişi de nerede ne yapıyor olursa olsun, onu bırakır, koşa koşa giderdi kulübeye.

Nedense bizimkiler beni aramazdı pek. Ara dediklerini de hatırlamıyorum. Buna rağmen hafta sonları, Kadıköy’e izinli olarak çıktığım da PTT’ye gider eve telefon açtırtırdım. Ardından bazen dört saati bulan bekleyişler başlardı telefonun bağlanması için. Neyse ki çoğunlukla postaneye grup şeklinde gittiğimizden gırgır şamata ile vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık. Daha sonra da atardık kendimizi Kadıköy'ün sokaklarına.

İşte bu dönemlerimde, yatakhanede dağıtılan bir mektup ile aldım kuzenimin doğduğu haberini. Kasabamdan ayrıldıktan sonra aileye katılan ilk üyeydi. O geceyi ve onu takip eden günleri nasıl bir şey olduğunu merak ederek geçirdim. Yaz tatili gelip kasabaya gittiğimde gördüm bebek kuzenimi, çok da sevdim. Onu kucağımda taşır, ninniler söyler, oyunlar oynardım. Benim için de bir eğlence olmuştu.

Ama kuzen hep bebek olarak kalmadı. Zaman içinde arkadaşım oluverdi, Londra’daki son yıllarımın da unutulmaz parçası.


Buraya dönüşünün ikinci doğum gününü kutladı dün kuzenim. Bende buradan tekrar iyiki varsın Mak diyorum. Nice nice mutlu yıllara.

18 Mart 2007 Pazar

New York - London - Paris - Kanyon

İstanbul’a tekrar döndüğümde şehrin hala Kadıköy, Taksim ve Yeşilköy üçgeninden oluştuğunu düşünüyordum. Bir arkadaşımın beni Mudoko’ya götürmesi yeni isimli kentlerin, yolların, binaların, parkların varlığını fark ettirip hayretlere düşürmüştü. Bu yaşam alanları, sanki bir gecede yerden mantar biter gibi türemiş, her yeri sarmıştı.

Daha sonra Ümraniye’den Sultanbeyli’ye kadar uzanan şeritteki yeni yaşama alanlarını keşfedip, köy diye bile adlandıramayacağım bu yerlerin nasıl lüks villalarla iç içe büyüdüklerini görüp, zıtların birliği işte demiştim.

Büyük alışveriş merkezleri ile de bu sıralarda tanışmıştım. Trafiği imkansız yapan, bireyselliği ve küçük sermayeyi öldüren bu yerler aynı zamanda bir sürü şeyi aynı çatı altında toplayarak vakti az olan bizler için pratik olanaklar sunmakta ve beni sürekli kendilerini sevip-sevmeme ikileminde bırakmaktadır.


Bugün varlığından haberdar olmadan bu yaşa kadar gayet mutlu yaşadığım Levent Kanyon’a düştü yolum. Girişte Hagen Das’ı görünce, aaa bu Türkiye’de de mi var oldum. Arkadaş bunun üzerine Kanyon’un yurtdışına alışveriş için gitmek zorunda kalan vatandaşlarımızı bu zahmetten kurtarmak için açıldığını belirtti. Harvey Nichols gibi mağazalar da bunu doğrular nitelikte idi. İlk kattaki tüm mağazalar yabancı ve en yüksek fiyatlı olanları. New York, Londra moda merkezlerine geldim hissedebiliyorsunuz. Alt katlarda ise Mango gibi daha tanıdık mağazalar olmasına rağmen bu mağazalarda da alışageldiğiniz mal ve fiyatları göremiyorsunuz.


Her şey alışılmışın dışında saydam, minimal ve lüks görünümlü. O bildik Konyalı’yı bile tabelası olmasa tanıyamıcaktım.

Buradan bahsetmemin asıl nedeni ise normal alışveriş merkezi mimarisi dışına çıkmış olması. Mağaza mekânları dışındaki alanlar açık havada ve sokakta alışveriş yapıyor hissi vermek istemişler. Birde profesyonel fotoğrafçıların ilgisini çekebilecek türden camlı grafikli yüksek binalar bir estetik dâhilinde yapılmış gibi geldi bana.

Eminim biraz aşağısındaki Metro City ile oraların trafiğini bitirmiştir, ama Metro durağının yanında olması hoşuma gitti. Kadıköy’den Nautilus’a dolmuşla gidip, dönüş için dolmuş durağını sorduğum da herkesin bana güldüğü düşünülürse, niye hoşuma gittiğini göreceksiniz


Kanyon’u sevdiğim için mi yazıyorum. Hayır. Sadece birkaç özelliği ile diğerlerine fark atmış. Daha sonra Moda Bomonti’ye gelince birden kendimi vatanımda hissediyorum. Fenerbahçe ve adalara karşı çayımı yudumlarken, gözlerimi kapatıp o bildiğim İstanbul’u dinliyorum. Bir de tavla da yenilmeseydim...


12 Mart 2007 Pazartesi

7 Mart 2007 Çarşamba

4 Mart 2007 Pazar

Rodili Maceralarım - Bölüm II

Moda burnuna geldiğimizde Rodi sessizliği bozup İstanbula yolculuğunu anlatıyor.

Günlerdir çiftlikteki hareketlilik dikkatimi çekiyor, bir şeylerin olacağını tahmin ediyor ama ne olacağını bir türlü kestiremiyordum. Nimet beyin eşyalarını arabaya yükleyip yakınlarıyla vedalaşmaya başladığını görünce, Aydın’daki çiftliği terk edip İstanbul’a yerleşeceğini anladım. Buna inanmak çok zordu, o hep yanımızda olmuştu. Dahası çiftlikten iki gün uzak kalsa bizi özler, hediyelerle dönerdi. Bu bir rüya olmalı diye düşünmek istedim ama ne yazık ki rüya falan değildi. Bunu fark eder etmez başladım avazım çıktığı kadar vakvaklamaya. Bu işe yaradı, çünkü bir anda Nimet Bey ve etrafındaki kalabalığın ilgisini çekmeyi başardım.

Bu halime bir anlam vermeye çalışan Nimet Bey topluluktan ayrılıp yanıma geldi ve bana neler olduğunu sordu. Kendisine bizi bırakıp nasıl uzaklara gidebileceğini sorduğumda, hiçbir şey demeden yeri eğildi ve beni kucağına aldığı gibi arabaya götürdü. Kalabalığa Rodi'de benle geliyor dedi. Bu fikre ne kadar karşı çıkıldıysa da fayda etmedi. Arkamızdan dökülen bir kova suyla arabanın motoru çalıştı ve meçhule olan uzun yolculuğumuz başladı.

İstanbulda’ki ilk 3 ayım kaldığımız evin balkonunda geçti. Günlerce çevredeki binaları, yoldan geçen insanları ve hayvanları seyrettim bu balkondan. Bu bana kendimi tehlikeye atmadan bu içine girdiğim yeni dünyayı birazda olsa tanıma fırsatı verdi. Tabiî ki çiftlikte sere serpe dolaşmaya alışkın ben zaman zaman bu hareketsizlikten sıkılıyordum. Canım sıkıldığında yapabileceğim tek şey ise Nimet Beyin bana bir leğen içinde bıraktığı suyun içine girip kendimi ıslatmak sonrada kanatlarımı çırpmaktı. Akşam olmasını iple çekerdim çünkü bu şehre balık satmak hayaliyle gelmiş olan Nimet bey, akşamları geldiğinde bana işlerinin nasıl gittiğini anlatırdı.

Nihayet üçüncü ayın sonunda bana dükkânı açtığının müjdesini verdi ve dahası beni ertesi günü dükkâna götürecekti. Dünyalar benim olmuştu. Balkondaki yalnızlığım sona erecek ve nihayet o üç aydır seyrettiğim dünyanın içine girecektim.

O sabah erkenden kalkıp leğendeki suyla bir güzel yıkandım. Oradaki insanlar ve hayvanlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmak istiyordum.

Çarsı hiç alışkın olmadığım kadar kalabalık ve gürültü idi. Birden bu kalabalık yerin odak noktası olduğumu fark ettim. Herkes benimle ilgileniyor, kimisi benle konuşuyor, bana dokunmaya çalışıyordu. Hatırlıyor musun beni ilk gördüğün ilk günü, sende durup beni izlemiş hatta iznimi bile sormadan resmimi çekmiştin. Hiç kimsenin dikkatini çekmeden günlerini geçirmeye alışkın ben, bu nedenini kavrayamadığım ilgi karşısında ilk başlarda çok şaşırmıştım, ama aradan geçen yıllar içinde buna alıştım.


Rodi İstanbul’a geldikten bir yıl sonra kız kardeşi de tatil için oraya giden Nimet beyin peşine takılarak İstanbul’a gelmişti. Sarıyer’de Nimet Beyin kız kardeşinde kalıyordu. Nimet bey aracılığı ile haberleşiyorlar, zaman zaman da buluşup hasret gideriyorlardı. Ama o gün, kız kardeşi Judi randevusuna gelmemişti. Olur şey değildi bu, çünkü Judi hiçbir randevusunu kaçırmazdı. Yaptığı araştırmalar sonucu Judi’nin iki gündür kayıp olduğu haberini almıştı.


Şimdi anlaşılıyordu Rodi’nin neden bu kadar üzgün olduğu. Ona yardım etmeliydim ama bunu nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu.

2 Mart 2007 Cuma

Yine Yelbegen ayı yiyecek!

Biliyorsunuz eski çağlarda doğa olaylarını bilimsel olarak açıklayamayan insanoğulları hayal güçlerini ortaya koyarak açıkladılar. Özellikle, güneş ve ay tutulmaları, insanlarda korku ve endişe yarattı, mitlere, efsanelere konu oldu ve tutulmalarla baş etme yolları denendi. Ayın kararması, "aya saldırıldığı, düşmanların ayı saklanması, kötü ruhların ayı sarması veya yemesi ile ayın kötülüklerle mücadele etmesi" şeklinde yorumlandı. İnanışlar nedeniyle tutulmanın olduğu günler ayın tekrar aydınlanması için büyüler yapıldı, teneke, davul, tencereler çalınarak gürültü çıkartıldı, silah atıldı, dua edildi ve hatta aya kurban verildi.

Mısırlılar, ayın, güneşin ışığını habersizce alıp kullandığına, bunun üzerine kurulan yıldızlar mahkemesinin de aya gündüzleri görünmeyi yasakladığına inandı. Sadece ay tutulmalarında "açık görüşe" izin verildiği ve o gün ayın yeryüzüne inip arkadaşlarıyla görüştüğü düşünüldü.

Altay Türkleri’nin bir efsanesinde de "yedi başlı dev" (Yelbegen) ay ve güneşten öç almak için onları kovalıyor ve yiyordu. Altay Türkleri de ay tutulduğu zaman şöyle diyordu: "Yine Yelbegen ayı yedi."


Evet, bu yeme olayı bir daha gerçekleşecek, hemde yarın (3 Mart) gece. Ay ve dünya yarın saat 23.30'da bulusacak ve havanın açık olması halinde tüm Türkiye’den izlenebilecek. Önce ayın sol tarafı karamaya başlayacak ve 00.44-01.58 saatleri arasında dünya ile ay birbirine "kavuşacak". Tam tutulma sırasında atmosferden yansıyan ışık sayesinde ayın rengi koyu kırmızıdan sarıya dönüşecek. Ay tutulması dünyanın yuvarlaklığının bir kez daha gösterecek. Saatler 03.12 olduğunda ise ay, dünya ve güneşin bu nadir birlikteliği noktalanmış olacak.

Umarım bu doğa olayını sevdiklerinizle beraber izleme şansı bulursunuz.

(Kaynak: Milliyet online)