16 Ağustos 2007 Perşembe

Çıkış

Gözlerimi açtığımda nerede olduğumu algılamakta güçlük çekiyorum. Etrafıma uzun süre şaşkın gözlerle baktıktan sonra Londra'daki ilk sabahım olduğunu anlıyorum. Hemen cama koşup diğer evlere, özenli bahçıvanların ellerinden yeni çıkmış gibi görünen bahçelerine bakıyorum ve nerede olduğuma dair hiç bir şüphe kalmıyor kafamda.

Böyle bir anda günlüğümü ihmal etmem mümkün değil. O zamana kadar hiç tatmadığım duygularımı sözcüklere dökmeye başlıyorum. Yeni doğmuş bir bebek gibiyim. Ne öncem var nede sonram sanki. Antenlerimi açmış, yeni şeyler öğrenmeye ve tatmaya çalışan enerji yüklü bir halim var.

Daha sonra, Kakule ve adlarını daha hala öğrenemediğim bir sürü baharatla kaynatılmış çay eşliğinde kahvaltımı yapıyorum Hintli ev sahiplerimle. İngiliz tatlarından önce Hint tatlarını öğrenmek varmış bu İngiliz başkentinde. Yeni tatlar turu biter bitmez, çevre turuna çıkıyorum. Hayatımda hiç görmediğim bir düzen hakim bu şehre. Sıra sıra dizilmiş birkaç katlı evlerin içinden geçerek parka gidiyorum, oturup etrafı seyrediyorum, yeşilin ne kadar çok tonu olduğunu keşfediyorum.

Ertesi gün Istanbul’da İngilizce kursunda tanıştığım Selda beni almaya geliyor. Görevi var; beni Londra metrosuna tanıştırmak. Bana Londra’da geçen günlerinden bahsediyor yolculuğumuz boyunca. Herşeyiyle çok memnun hali içimi rahatlatıyor. Bilet alırken bana da metronun bir haritasını almayı ihmal etmiyoruz. Bizim kullandığımız hat, Piccadilly, rengi de lacivert. Şehrin altında ikinci bir dünya, arı gibi çalışan, bir tren şehri var adeta. Mavinin dışında her biri başka bir renkle sembolize edilen bir sürü hat var. Gökkuşağının renklerinden daha fazlası var bu yeraltı şehrinde.


En çok siyahiler; pırıl pırıl, esmerin tüm tonlarını yansıtan sağlıklı ciltleri ve afro saçlarıyla ilgimi çekiyor. Dünyanın her tarafından insanların cirit attığı bir yer burası. Onları tanımanın en kestirme yolu buraya gelmekmiş meğer. Uzak Doğululardan tut, Afrikalılar, Latinler, Japonlar, Doğu Avrupalılar, Amerikalılar; Londra metrosunu benim gibiler için bir Dünya Müzesi yapmak için bir araya gelmişler diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Metro turumuzu Leicester Square’de dışarıya çıkarak tamamlıyoruz. Çeşit çeşit mağazalar, restoranlar, kafeler, sinemalar, diskolar, sokak göstericileri; bakmakla, görmekle bitmeyecek bir sürü şey var. Bu yolculuğu 20 yıl sonra yapmış olsam, kitle iletişim araçlarının etkisiyle böyle canlı ilk izlenimler yaşamanın mümkün olmıyacağını bilmiyorum o an. Sonraları bu bölgeyi çok turistik bulacağımı da. Ama o an başımı döndürüyor bu alegori.

Turumuz bitince metroyu kullanarak tek başıma yapıyorum yolculuğumu. Zafer kazanmış kumandanların edasını götürüyorum eve.

İlk günlerimde silindiğini hissettiğim mazim gelip beni yakalıyor zamanla. İyi de oluyor. Gerze, İstanbul ve şimdi de Londra’nın karması olmaya başladığımı hissediyorum. Mutlu oluyorum bu yeniden olusumumdan.

Önceleri ilginç gelen Hint yemeklerinden bıkmaya başladığım bir okul çıkışı Wimpy’e gidiyorum. Kasada parayı alan kişi bana Türk’müsün diye soruyor. O an koptuğum an oluyor. İçimde biriktirdiğimi fark etmediğim memleket özlemiyle olsa gerek, önce hıçkırıklara, sonra gözyaşlarına boğuluyorum. Beni en yakın masaya oturtup, önüme de peçeteleri diziyorlar. Masaya doluşan, nasıl ve nerden birdenbire ortaya çıktıklarını hala çözemediğim bir sürü Türk bu hızlı peçete tüketimini izlerken, komik şeyler anlatıp beni güldürmeye çalışıyor. En çok da kasiyerin anlattıklarına gülüyorum.

Bu onun ilk metro anısı. Benim Selda'lı turumdan çok farklı. Yaptığı ilk metro yolculuğunda 'Çıkış' kelimesinin İngilizcesini bilmediği için her gördüğü kalabalığın peşine takılmış. Takibe aldığı hiç bir kalabalık ta çıkışa yönlenmeyince gün yüzünü görmesi saatler almış.

10 yorum:

Adsız dedi ki...

Kasiyerden çok daha ii durumdaymışsın semcim . . .ne hoş anıların ne renkli bi hayatın var . . .her bir hikayen de farklı br hayale kaptırıveriyorum kendimi. . .gıbda etmio diilimm yani :) yine çok sürükleyici tebessüm verici hikayen sevgiler . . . DİDİ :)

Adsız dedi ki...

Doğrusu kıskandım!
Bende bir sabah kalktığımda bahçıvanların özenli ellerinin hünerini görmeyi, Kakule çayı yudumlamayı isterdim. Dünya Müzesinde dolaşmak, soruya karşılık Türk'üm demeyi de. Şans işte hem yaşamış, hem de yazmışsın.

ori dedi ki...

Londra'nın metrosuna göre bir insan parmağı uzunluğunda olan İstanbul metrosunu düşündüm. Selda nın çıkışı geç bulması yetersiz ingilizcesinden. Ya benim Levent çıkışını bulamama ne dersin :)))

Banu dedi ki...

hic bilmedigin bir yere ilk defa gitmenin heyecanini eminim herkes tatmistir, eger bilmeyenler varsa ilk firsatta denesinler ;) cok hos anlatmissin eline saglik Sem cim...aman onemli kelimeleri ogrenmeyi unutmayin :))

cemre dedi ki...

Vay be sem ne badireler atlatmışsın:)
hem acıklı hemde güzel bir anıymış bu anlattığın...Hep düşünürüm keşke buradada bir yer altı şehri olsa trafik ne kadar azalır,hayat belkide biraz da olsun düzene girer.
Yeni yazılarını heyacanla bekliyorum:))

abidin dedi ki...

Bakiyorum Londra anilarina basladin Sem:)) Aslinda farkli zamanlarda ve semtlerdede olsa sanki hepimiz benzer sureclerden gecmisiz. Evet ilk geldigimiz zamanlar fazla turk yoktu ortalikta olanlarda Kibrisli falandi. Artik kucuk Turkiye de yasadigimizi dusunuyorum.Diyarbakir karpuzlarinin bile en iyisi burda sanki:)) Londra anilarinin devamini okumak dilegiyle.

neslihan dedi ki...

İnsan nereye giderse gitsin kendinden uzun süre kendinden kaçamıyor değilmi Sem?Onun için ben küçük küçük tatilleri tercih ediyorum:))

yagmur dedi ki...

Yazıyı okuyunca benimde içimden bir sabah yabancı bir ülkede gözlerimi açıp nerede olduğumu bilememek geldi:))Güzel bir duygu olsa gerek. Umarım benimde başıma gelir Sem. Ehhh nede olsa biraz İngliş var:))))

zibirix dedi ki...

ne güzel anıların var sem, kim bilir sende daha ne cevherler vardır.
iyi ki bu blogu kurdun, okuyacak konu kıtlığı çekiyordum, sayende benim de hayatım renklendi :))

cengiz dedi ki...

Yazınızı okuyunca benden Londradaki günlerimi hatırladım,
1999 yılında londradaydım ve ayrılırken 10 yıl sonra tekrar ziyaret edeceğime kendi kendime söz verdim,
2 senem kaldı ama özlediğimde bir gerçek, (havası hariç)
Ençok da Camden Town,
Favori yerimdi, hemen hemen her pazar oraya giderdim,
Ancak memleket hasretini hisseden biri olarak iyisi ve kötü yanlarıyla doğduğumuz topraklarda yaşamak yinede güzel,